Kanser tanısı nasıl konulur ?

06 Haziran 2010 Yazan admin  
Kategori kanser

Kanserlerin büyük bölümü or­taya koydukları belirtiler ya da hastanın (veya doktoru­nun) bir kütle veya anormal görü­nümlü bir oluşum saptamasıyla fark edilir. Az, ancak giderek artan sayı­da kanser, herhangi bir anormallik olduğunu fark etmeyen, görünürde sağlıklı kişilerde yapılan testlerle be­lirlenir. Bu testlere tarama testi adı verilir.

BELİRTİLER
Kanserin yol açtığı belirtilerin çoğu, kanserle hiç ilişkisi olmayan görece önemsiz hastalıklarda da çok sık or­taya çıkar. Bu nedenle bazı kişiler belirtileri ciddiye almaz ve doktora başvurmakta gecikebilir.
Hasta doktora gitse bile, dokto­ru, bu evrede kanser gibi ciddi bir tanıyı dikkate almanın henüz gerek­siz olduğunu düşünebilir.

Aslında bu bir çıkmazdır. Kanser­den kaynaklanma olasılığı bulunan her türlü belirti için çok kapsamlı ve acil testler yapılması, sağlık kaynak­larının hızla tükenmesine yol açaca­ğı gibi, pek çok hastada gereksiz kaygıya da neden olacaktır.
İnatçı belirtiler ya da belli bazı belirtiler varsa doktorun daha ciddi bir hastalığı düşünme olasılığı artar. Bazı belirtiler ise doğrudan ciddi bir olasılığı akla getirdiklerinden, he­men daha kapsamlı testlere başla­nır.
Bir kanserin varlığına işaret ede­bilecek belirtiler arasında şunlar var­dır.

İnatçı ve açıklanamayan
•Öksürük
•Nefes darlığı
•Seste kalınlaşma
•Yutma güçlüğü
•Ağrı
•Hazımsızlık
•Kilo kaybı
•Barsak alışkanlıklarında değişiklik
•Vücuttaki herhangi bir delikten (örn. meme başı ya da vajina) akıntı
•Ateş
•Her türlü anormal kanama
•Öksürükle kan gelmesi
•Rektal kanama
•Âdetler arası vajinal kanama
•Cinsel birleşme sırasında kanama
•Menopoz sonrası vajinal kanama
•İdrarda kan
•Derideki benlerde kanama

Yukarıdaki belirtilerden herhangi birinin bulunduğu kişiler hemen doktora başvurmalıdır. Bu tür belirti­lerle doktora başvuran kişilerin bü­yük çoğunluğunda kanser saptanamaz, ancak kanser varsa bile, erken tanı çok önemlidir.

Kütleler ve şişlikler
Kanserlerin büyük bölümü vücudun derin dokularına yerleştiğinden, an­cak az bir kısmı doktor muayenesin­de saptanabilir; hastaların kendile­rinde bu şekilde bir kütle saptama olasılığı daha da düşüktür. Öte yan­dan meme ya da boyunda veya kol-tukaltındaki lenf bezleri gibi organ­larda ortaya çıkan daha yüzeysel kanserler, sıklıkla hasta tarafından bir kütle olarak fark edilir. Deri kan­serlerinin çoğu da önce doktor tara­fından değil, hasta tarafından fark edilmektedir.

Aslına bakılırsa, kütlelerin ya da derideki inatçı deÄŸiÅŸikliklerin ancak az bir kısmı kanser çıkar. Ancak me­me, testis ya da baÅŸka bir bölgede ÅŸiÅŸlik veya giderek kötüleÅŸen ve ne­deni açıklanamayan bir ülser ya da ‘leke’ (özellikle deri benlerinin görü­nümündeki deÄŸiÅŸiklik) fark ederse­niz, hemen doktora baÅŸvurmalısınız.

Kanser İçin Tarama Testleri
Kanserleri daha erken ve iyileştirile-bilir bir aşamada saptamaya yönelik tarama testleri, bazı önemli kanser türlerine bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama testlerinin de kendile­rine özgü sorunları vardır. Test sıra­sında bir anormallik saptanırsa (daha sonra sıklıkla bu anormalliğin kanser olmadığı anlaşılsa bile) hasta başka pek çok testten geçer ve gereksiz yere yoğun kaygı yaşar.
Tarama testlerinde kimi zaman çok yavaş büyüyen kanserler ya da fark edilmese bile herhangi bir soru­na yol açmayacak olan pre-kanseröz oluşumlar saptanır. Bunun sonucun­da bazı kişilere aslında gerekmeyen tedaviler uygulanabilir. Tarama test­leri pahalıdır: erken tanının tedavi­nin başarısına ya da başarısızlığına yol açacak bir fark yarattığı bir kan­ser vakasının saptanması için genel­likle çok sayıda kişinin taranması ge­rekir.

Meme Kanseri Taraması
50 yaş üzerindeki kadınlara 65 yaşı­na kadar her üç yılda bir, sonrası için de istedikleri zaman mamografi yaptırmaları önerilmektedir.
Röntgen filmlerinde saptanan anor­malliklerin büyük kısmı kanserli ol­masa da, bazılarında ek testler öne­rilmekte ve kimi zaman mikroskobik inceleme için dokudan küçük bir parça alınmaktadır (biyopsi). Bu anormalliklerin çok azının kanser ya da pre-kanseröz oluşumlar olduğu saptanır. Bu şekilde saptanan meme kanserleri genellikle küçüktür ve ta­rama testinin şifa olasılığını önemli ölçüde artırdığı belirlenmiştir.

Rahim boynu (serviks) kanseri taraması
Cinsel açıdan aktif olan kadınlarda 60-65 yaşına kadar her 3-5 yılda bir rahim boynu sürüntü testi (servikal smear) yapılmalıdır (hiç cinsel birleş­meye girmemiş kadınlarda bu kan­ser çok enderdir). Sürüntü testi sıra­sında rahim boynunun görüntülenebilmesi için, vajinaya spekulum adı verilen bir aygıt yerleştirilir. Yeterli sayıda hücre elde edebilmek için, tahtadan yapılmış bir spatula kulla­nılarak, serviks hafifçe kazınır. Bu sü-rüntüler bir parça cam üzerine yayı­lır ve mikroskop altında incelenir. İş­lem bir miktar rahatsızlığa yol açsa da, normalde ağrılı değildir. Bu test kolayca tedavi edilebilen prekanseröz (ön kanser) oluşumları, ayrıca tamamen iyileşme oranının çok yük­sek olduğu erken evrede, kanserleri de saptayabilir.

Servikal sürüntüde saptanan anormalliklerin çoÄŸu küçük deÄŸiÅŸik­liklerdir ve ek araÅŸtırma gerektir­mez; bir kısmında ise sürüntü testinin tekrarlanması ya da belirli bir sü­re boyunca daha sık yapılması gere­kir. Ancak, bazı anormalliklerde “kolposkopi” adı verilen daha ileri bir inceleme yapılması gerekir; bu iÅŸlemde bir büyüteç kullanılarak ra­him boynu ışık altında incelenir. Anormal bölgelerden küçük örnek­ler alınabilir ya da “punch biyopsi” (zımba biyopsisi) yapılabilir. Bu iş­lem biraz rahatsızlık verse de aÄŸrıya yol açmaz ve yalnızca 10 dakika ka­dar sürer.

Kansere dönüşme potansiyeli ta­şıyan alanlar saptandığında, burada­ki hücreleri öldürmek için ek tedavi önerilir. Bu amaçla kullanılabilen te­daviler arasında lokal anesteziyle uygulanan ‘lazerle buharlaÅŸtırma’ (yoÄŸunlaÅŸtırılmış bir ışın kullanılarak anormal hücreler yakılır), kriyoterapi (anormal hücreler ucu soÄŸutulmuÅŸ bir sonda ile öldürülür) ve genel anesteziyle kullanılan diatermi (hüc­reler elektrikli bir sonda ile yakılır) bulunur.

Kolposkopide kadınların küçük bir kısmında daha ciddi bir anormal­lik olabileceÄŸini düşündüren bulgu­lar elde edilir ve genel anestezi al­tında ‘koni biyopsi’ yapılması gere­kebilir (serviks kanalının iç tarafını döşeyen hücrelerin çıkartılması). Koni biyopsisi etkilenen dokuların tamamının çıkartılmasını saÄŸlayabi­lir, ancak kimi zaman oluÅŸumun da­ha derin katmanlara iÅŸlediÄŸi saptanır ve böyle durumlarda daha kapsamlı tedavi gerekir.

Çok az sayıda kadın serviks kan­serinden ölmektedir ve bunların ne­redeyse %90′ı hiçbir zaman düzenli smear (sürüntü) testi yaptırmamış olan kadınlardır.

Diğer kanserlere yönelik tarama testleri
Son dönemdeki araÅŸtırmalarda, bar­sak tümörlerini erken evrede sapta­yan tarama testlerinin barsak kanseri­ne baÄŸlı ölümleri azaltabileceÄŸi gös­terilmiÅŸtir. Bu testte, dışkıda çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük miktarda kanın varlığı araÅŸtırılır. Bu tür kanamalar genellikle kanser dışın­daki nedenlerden kaynaklansa da kolonoskopi ya da baryumlu grafi ile gerçekleÅŸtirilen ek testler (bk. s. 23, 24, 26) henüz belirtilere yol açacak kadar büyümemiÅŸ olan kanserlerin saptanmasını saÄŸlayabilir. Gelecekte, ‘dışkıda gizli kan’ testi daha da yay­gınlaÅŸacak gibi görünmektedir.

Prostat kanseri taraması, bu kan­serler tarafından sıklıkla üretilen bir kimyasal maddenin (‘prostata özgü antijen’ ya da PSA) kandaki düzeyle­rinin ölçülmesi, fizik muayene ve ultrason görüntülemesiyle yapılabi­lir. Tarama sırasında bazı prostat kanserleri erken evrede saptanabilse de, kimi zaman tarama gereksiz te­daviye de yol açabilir. BaÅŸka neden­lerle ölen yaÅŸlı erkeklerin çoÄŸunun prostatlarında küçük kanserler sap­tanabilir. YaÅŸlılardaki kanserlerin ço­ğu yavaÅŸ büyür ve tedavi edilmedi­ğinde hastanın geri kalan yaÅŸamı boyunca soruna yol açma olasılığı azdır. Yine de son dönemdeki araş­tırmalar, taramanın prostat kanseri­ne baÄŸlı ölümleri azaltabildiÄŸini dü­şündürmektedir.

Düzenli akciğer röntgeni ya da balgamın mikroskopik incelemesine dayanan akciğer kanseri taramasının yararlı olmadığı gösterilmiştir. Akci­ğer kanserlerinin büyük bölümünün akıbeti daha erken evrelerden başla­yarak kötü olma eğilimindedir ve günümüzde bu hastalığa bağlı ölümleri önemli ölçüde azalttığı gösterilen tek yöntem sigaranın bı­rakılmasıdır.

Ailelerde Kanser
Kuramsal olarak kansere karşı gene­tik bir yatkınlık taşıdığı bilinen (ya da bu tür bir risk taşıma olasılığı bulu­nan) kiÅŸilerin tarama testlerinden geçirilmesi mantıklıdır. Ancak kan­serlerin %10′dan azı kalıtımsal ne­denlere baÄŸlıdır. Kanser yaygın bir hastalıktır ve aynı aileden iki ya da daha fazla kiÅŸiyi etkilediÄŸinde, bu­nun yalnızca ÅŸansa baÄŸlı olma olası­lığı yüksektir. Kimi zaman kanserler sigara dumanı gibi paylaşılan bir çevresel etmenden kaynaklanabilir.

İki ya da daha fazla yakın akraba­da (anne babalar, kız ya da erkek kar­deşler) aynı kanser türü ya da bazen genetik bağlantısı olabilen farklı kan­ser türleri (örn. meme ve yumurtalık kanseri gibi) saptandığında, kalıtım­sal kanserden kuşkulanılır. Kalıtımsal kanserlerin diğer belirtileri arasında genç yaşta kanser gelişmesi ya da çift taraflı (örn. her iki memede) veya çoğul tümör eğilimi bulunur.

Ailede güçlü bir kanser öyküsü olan kişilerin bazılarında kalıtımsal gen anormallikleri saptanabilir. An­cak bu gen anormalliklerinin varlığı mutlaka kanser gelişeceği anlamını taşımaz; öte yandan bazı genlerin kalıtım yoluyla geçmesi, belli bir ev­rede kanser gelişme riskini %80-90 ve hatta daha yüksek oranda artıra­bilir. Kimi zaman bir ailenin iki ya da daha fazla üyesinde herhangi bir özel genetik anormallik saptanamasa bile aynı kanser tipi gelişebilir. Bu durumda ailenin diğer üyelerinde çok yüksek düzeyde olmasa da kan­ser riski artabilir.

Ender görülen çeÅŸitli kanser tür­lerine karşı yatkınlık kalıtım yoluyla geçebilir (örn. tiroid bezinde ve hor­mon üreten diÄŸer bezlerdeki bazı kanserler). Daha yaygın kanser türle­ri dikkate alındığında zaman zaman kalıtımsal yolla geçen baÅŸlıca tiplerin kalın barsak kanserleri (kolon ve rek­tum), meme kanseri ve över (yu­murtalık) kanseri olduÄŸu görülmek­tedir. Barsak kanseri, bazen mutas-yona uÄŸramış “adenomatosis poli-posis coli” (APC) geni ya da “kalı­tımsal popiloz-dışı kolorektal kan­ser” (HNPCC) geninin kalıtım yoluy­la geçmesi sonucunda ailelerde gö­rülür. Etkilenen kiÅŸilerin barsakların-da genç yaÅŸta çok sayıda iyi huylu polip geliÅŸir ve bunların neredeyse tamamı daha sonra kansere dönü­şür.

Meme kanseri, vakaların yalnızca %5-10 kadarında kalıtımsaldır. Åžim­diye deÄŸin iki önemli meme kanseri geni keÅŸfedilmiÅŸtir: BRCA-1 ve BRCA-2. Kalıtımsal olarak mutasyon-lu bir BRCA-1 ya da BRCA-2 geni ta­şıyan kadınlarda, yaÅŸamlarının her­hangi bir döneminde meme kanseri geliÅŸme riski yaklaşık %85 düzeyin­dedir. Mutasyona uÄŸramış BRCA-1 geni yumurtalık kanseri riskini de ar­tırır. Ancak ailesinde meme kanseri öyküsü olan kadınların çoÄŸunda kalı­tımsal BRCA-1 ya da BRCA-2 mutas yonu yoktur. Bu kadınlarda meme kanseri riski biraz artsa da, genellikle risk düzeyi çok daha düşüktür (örn. annesinde ya da kız kardeÅŸinde me­me kanseri olanlarda %30′un altın­da).
Aile öykünüz nedeniyle kanser riskinizde artış olduğundan kaygıla­nıyorsanız, bu konuyu doktorunuzla konuşmalısınız. Belki de doktorunuz risk artışının korkulacak boyutlarda olmadığı konusunda sizi rahatlatabi­lecek bir uzmanla görüşmenizi sağ­layabilir. Bir olasılık da, riskteki artı­şın yaklaşık ne düzeyde olduğunu belirlemektir.

Bazen bir kan örneğinin son de­rece karmaşık analizleriyle anormal bir genin var olup olmadığını araştır­mak uygun olabilir. Ancak bu, kuş­kuları olan kişinin testin olası sonuç­larını tüm boyutlarıyla kavramasını sağlayan çok ayrıntılı bir tartışmadan sonra gerçekleştirilmelidir. Dikkate alınması gereken sonuçlar arasında, kansere yatkın kılan bir gen saptan­dığında ne yapılacağı, yüksek risk taşıdığını bilerek yaşamanın nasıl bir duygu olduğu, diğer aile üyelerine ne söyleneceği, anne baba olmanın sonuçları ve yaşam sigortasına uy­gunluğun nasıl etkileneceği gibi pek çok konu vardır.

Yüksek riskli olduÄŸu belirlenen kiÅŸiler için ne yapılabileceÄŸine iliÅŸkin öneriler kanserin türüne, hastanın koÅŸullarına ve tercihlerine göre bü­yük ölçüde deÄŸiÅŸebilir. Kalıtımsal barsak kanseri riski yüksek olan bir kiÅŸiye, ergenlikte ya da yirmili yaş­larda hastalığın geliÅŸmesinden önce kalın barsağının ve rektumunun alın­ması önerilebilir. Böyle durumlarda ince barsak anüse baÄŸlanabilir ve böylelikle bir “stoma” (ağız) açmak gerekmeyebilir .

Meme kanseri riski yüksek olan kadınlarda, en iyi koruyucu tedavi konusundaki seçim bu denli kolay değildir. Bazıları profilaktik amaçla (yani koruma amacıyla) her iki me­menin alınmasını tercih eder (bu iş­leme bilateral mastektomi denir); ancak, bu işlemin gerçekleştirilmesi riski önemli ölçüde azaltsa da, bü­tünüyle ortadan kaldırmaz. Mastek­tomi sonrasında az miktarda meme dokusu kalan bazı kadınlarda kanser gelişmiştir. Bazı kadınlar ise düzen­li uzman muayenesi ve mamografi-lerle yakından gözetim altında bu­lundurulmayı içeren bir programı seçer.

Yumurtalık kanseri riski yüksek olan kadınlar önlem amacıyla her iki yumurtalığın de ameliyatla çıkartıl­ması yolunu seçebilir (bilateral ooforektomi); ancak bu işlemin de hasta­lık riskini tamamen ortadan kaldır­maması ilginçtir. Bir diğer seçenek, yumurtalık kanserini erken evrede saptamak amacıyla ultrason görün­tülemesi ve yumurtalık kanseri tara­fından üretilen bir tümör göstergesi olan CA-125 açısından kan testleri yapılmasıdır.

TlBBİ DEĞERLENDİRME
Belirtileriniz kanser olasılığını akla getiriyorsa ya da doktorunuz mu­ayenede alışmadık bulgular sapta-dıysa ya da bir tarama testinde kuşkulu sonuçlara ulaşıldıysa, ko­şullara göre daha ileri test ve araş­tırmalar gerekebilir. Bu araştırma­lardan bazıları doktorunuz tarafın­dan yaptırılabilir, ancak araştırma­nın belirli bir aşamasında görüş al­mak üzere hastanedeki bir uzmana gönderilmeniz mümkündür. Ge­rekli testler kişiden kişiye büyük değişiklik gösterebilir.

Randevu tarihini, baÅŸka araÅŸtır­malar yapılmasını ve bunların so­nuçlarını beklemek gerçekten kaygı verici olsa da, bu aÅŸamada pek çok kiÅŸi ve kuruluÅŸtan destek alabilirsiniz (bk. “Ek bakım”, s. 68 ve “Yararlı ad­resler”, s. 90).

KLİNİK DEĞERLENDİRME
Daha ileri değerlendirmeye gerek varsa, sonraki ilk adım genellikle bir poliklinikte uzman muayenesidir; bu muayene sırasında belirtiler hakkın­da daha ayrıntılı (örn. süresi, şidde­ti) sorular sorulur. Ayrıca genel sağ­lık durumunuz hakkında ve geçirdi­ğiniz hastalıklar, kullandığınız ilaçlar, geçmişteki/şimdiki mesleğiniz ve evinizdeki koşullar gibi ilgili başka konular hakkında da sorular sorula­bilir. Öykü alma tamamlandıktan sonra, daha genel bir muayene ya­nında kaygı nedeni olan bölgeniz üzerinde odaklanan bir vücut mu­ayenesi yapılabilir.

Bu değerlendirmeler her zaman tanıya ulaşılmasını sağlamasa da, habis bir oluşumu düşündüren belir­li özelliklere sahip kütle vs. gibi bul­gular kanser kuşkusunu güçlendire­bilir. Vücudunuzun iç organları bazı özel aygıtlarla görüntülenebilir; ör­neğin gırtlak laringoskopi ile, rek­tum proktoskopi ile ya da serviks (rahim boynu) vajinanıza yerleştiri­len bir spekulum aracılığıyla görün­tülenebilir.

İLERİ ARAŞTIRMALAR
Biyopsi
Bazı kütlelerin görünüm ya da sert­likleri kanserli olabileceklerini dü­şündürebilir, ancak kesin tanı genel­likle yalnızca bir patolog tarafından konulur; patologlar hücre ve doku­ları mikroskopla inceleyerek değer­lendiren uzmanlardır. Patolog, kan­serin varlığını kesinleştiren ayırt edici görünüm değişikliklerini sap­tar.

Tanı amacıyla vücuttan bir parça dokunun çıkartılması “biyopsi” ola­rak adlandırılır. Kütlenin bir kısmı ya da uygunsa tamamı (eksizyon bi­yopsisi) bölgesel ya da genel anes­tezi altında çıkartılabilir. Kimi zaman özel bir iÄŸne düzeneÄŸi kullanılarak ince bir doku parçası alınabilir, bu dokuyu bisturi ile kesme gereÄŸini ortadan kaldırır.

Bir diğer seçenek da, bir şırınga­ya tutturulmuş ince bir iğne aracılı­ğıyla anormal dokudaki hücrelerin şırınga içine emdirilmesidir (aspire edilmesi). İnce iğne aspirasyon bi­yopsisi adı verilen bu işlem yalnızca çok kısa bir süre için rahatsızlığa yol açar. Ardından hücreler bir cam la­mın üzerine yayılır. Mikroskobik in­celeme için doku örneği almanın di­ğer yollan serviks sürüntülemesinde olduğu gibi dokunun yüzeyini kazı­mak ya da akciğerleri çevreleyen sı­vı (plevral efüzyon) ya da balgam gi­bi doku sıvılarından veya idrardan örnek almaktır.

Bir doku kütlesinden alınmış ve özel işlemlerden geçirilmiş çok ince kesitlerin mikroskobik incelemesine histoloji adı verilirken, hücre sürün-tülerinin incelenmesine sitoloji den­mektedir. Tek tek hücrelerin (yani hücrenin yapıtaşlarının) yalnızca gö­rünümlerinin değil, dokunun nasıl kurulduğunun da (yapısının) incelen­mesine olanak tanıyan histoloji, pa­tologa daha fazla bilgi sağlayabilir.

Sitoloji, tek tek hücrelerin görü­nümlerinin incelenmesine dayanır. Kanserin varlığını belirleyebilse de, nicel açıdan histolojiye göre daha az bilgi saÄŸlar. Sitolojinin sorun yaratabilen bir diÄŸer yönü, anormal bir do­kudan ince iÄŸne aspirasyonuyla alı­nan hücrelerin kimi zaman dokunun bütününü temsil etmemesidir; do­kuda gerçekte kanserli hücre bulun­sa bile, iÄŸne ile hiçbir kanserli hücre alınamayabilir. “Yanlış negatif ola­rak adlandırılan bu sonuçla karşılaş­ma riski histolojide genellikle dü­şüktür. Öte yandan, sitolojide pozi­tif sonuç alınması, daha ileri iÅŸlemler için genellikle yeterlidir. Pek çok kanser türünde bu iÅŸlem kütlenin ameliyatla alınmasıdır, böylece his­tolojik inceleme için doku elde edil­miÅŸ olacaktır.

Tanıyı kesinleştirmek için doku­nun mikroskobik olarak incelenmesi

yanında, hastalığın yaygınlığını de­ğerlendirmek için bazen biyopsiler de yapılır. Örneğin boynun bezlerin-deki şişliğe lenfoma tanısı konulmuş olan bir hastada, ilikte lenfoma hüc­resi olup olmadığını belirlemek için kemik iliği biyopsisi yapılabilir, çün­kü kemik iliğinde lenfoma olup ol­maması tedavi seçimini etkileyebilir. Meme kanserli bazı kadınlarda, koltukaltındaki önemli bir lenf düğü­mü de (bekçi düğüm biyopsisi) alına­bilir; lenf düğümünün yeri, birincil tü­mörün içine radyoaktif bir maddeyle birlikte bir boyanın enjekte edilme­siyle titiz bir biçimde belirlenir. Birin­cil tümörü drene eden (lenf dolaşımı­nı toplayan) bu bekçi lenf düğümünde kanser yoksa, koltukaltındaki di­ğer lenf düğümleri de büyük olasılık­la temizdir ve hastada daha başka bir ameliyattan kaçınılmalıdır.

“-oskopi” ile sona eren söz­cükler
Oskopi sözcüğü bakmak anlamına gelir (Yunanca’da skopein görmek demektir). Kanserlerin çoÄŸu gırtlak (larinks), akciÄŸerlerdeki hava geçit­leri (bronÅŸlar), yemek borusu (özofagus), mide (tıbbi adı gastrik), kalın barsak (kolon ve rektum) ve mesane (idrar kesesi) gibi tüp ya da kesele­rin iç yüzeylerindeki örtülerden kö­ken alır. ÇeÅŸitli aygıtlar kullanarak tüm bu yapıların gözle incelenmesi ve kuÅŸkulu alanlarda biyopsi yapıl­ması mümkündür. İncelenen organ ve ona yönelik inceleme teknikleri­ne verilen adlar şöyledir:

•laringoskopi: gırtlak
•bronkoskopi: akciğerler
•gastroskopi: mide
•kolonoskopi: barsaklar
•sigmoidoskopi: barsağın S şeklindeki son bölümü ve rektum
•sistoskopi: mesane

Diğer teknikler arasında şunlar vardır:
•nazendeskopi: burun deliklerinden larinkse kadar uzanan bölgedeki hava geçitleri
•mediastinoskopi: akciğer kanserinin lenf bezlerine yayılıp yayılmadığını anlamak amacıyla göğüs kemiğinin ya da sternumun arkasındaki dokular
•kolposkopi: serviks ya da rahim boynu
•laparoskopi: karın boşluğu

Bu işlemlerin bazıları için hasta­nın yatırılması gerekmez, bazıların­da sedasyon (sakinleştirici) gerekir, bazılarında ise genel anestezi kulla­nılır. Bu işlemlerin çoğunda, vücu­dun incelenecek bölgesine doğal bir açıklıktan ya da küçük bir keşiden dikkatle sokulan esnek bir kabloyla doktorun içerisini görmesini sağla­yan fiberoptik teknolojisi kullanılır. Bazen genel anestezi altında dokto­run kütlenin yaygınlığını görmesi, hissetmesi ve değerlendirmesi ve biyopsi alması daha kolaydır. Bu ne­denle genel anestezi altında incele­me oldukça sık başvurulan bir işlem­dir.

Kan testleri
Akyuvarların kötü huylu (habis) has­talıkları (lösemi) ya da kanda ölçüle­bilen ‘tümör göstergeleri’ veya özel kimyasal maddeler üreten az sayıdaki birkaç kanser türü (bazı prostat ve testis kanserleri ve miyelomlar) dışında, kan testleri genellikle tanı konusunda çok yararlı bilgiler saÄŸla­maz.

Yine de, kan testleri vücudunu­zun genel sağlık durumu hakkında yararlı bilgiler verebilir. Bazen kan­serin kemik ya da karaciğer gibi baş­ka organlara yayıldığını gösterebilir;
bu, ‘enzim’ adı verilen ve normalde bu organlar tarafından kana salıverilen bazı kimyasal maddelerin düzeylerinin, kanserin yol açtığı hasarı nedeniyle yükselmesiyle anlaşılır.

Ancak bu testlerde hiç hata payı olmadığı söylenemez; genellikle kanserin yayılması dışında bazı başka nedenler de bu tür anormalliklere yol açabilir.

Röntgen filmleri ve taramalar
Kanserin ilk belirtisi sıklıkla röntgen lerdeki anormal görünümdür. Örneğin akciğer kanseri, normalde büyük ölçüde havayla dolu olması gereken bir bölgede yer kaplayan bir gölge ye yol açabilir. Tümörler meme röntgeninde (mamografi) ya da barsakların baryumlu grafllerinde de görüntülenebilir.

Mamogram, memenin iki düz yüzey arasında sıkıştırılarak röntgen filminin alınmasıdır. Meme kanser­leri röntgen filmlerinde hemen gö­rülebilen işaretlerin, özellikle kan­serli doku içerisindeki küçük kalsi­yum birikimlerinin neden olduğu küçük ve beyaz renkli beneklerin oluşmasına yol açabilir.

Baryum yutulduğunda ya da bir tüp aracılığıyla rektumdan içeriye verildiğinde (baryum lavmanı) rönt­gen altında yoğun beyaz bir renk vererek özofagus, mide ya da barsağın iç yüzeyinin hatlarını ortaya çıka­rır. Normal koşullarda iç yüzey düz­günken, kanser düzensiz ya da içeri­ye doğru şişkin görünmesine yol açabilir.

Bazen röntgen ya da taramada beyaz renkte görünen baÅŸka ‘boya’ ya da ‘kontrast maddeleri’ bir top­lardamardan kan dolaşımına enjekte edilir. Verilen madde kan yoluyla böbreklere ulaşır ve böbrekler de bu maddeyi idrarla atar. Bu sırada böb­rek ve mesanede yapılan X ışınlı gö­rüntülemelerde (intravenöz ürogram [1VU] ya da piyelogram [1VP]) bu organlar oldukça açık biçimde görülebilir ve anormal görüntüler kanser bulunduÄŸunu düşündürür.

Kansere tanı konulması ya da kanserin yaygınlığının belirlenmesi sürecinde yukarıda sayılan deÄŸiÅŸik tarama testlerinin birinden geçme­niz gerekebilir. Bilgisayarlı tomog­rafi (BT) ve manyetik rezonans gö­rüntülemesi (MR) sırasında, hasta­nın genellikle büyük ve daire ÅŸeklinde bir aygıtın içine girip hareketsiz yatması gerekir. İşlemden önce bü­tün bunlar size açıklanacaktır. Gü­nümüzde BT görüntülemesi genellikle çok kısa sürede tamamlanır. MR görüntülemesi biraz daha uzun (yaklaşık 15-20 dakika) sürer. Bu görüntüleme teknikleri araÅŸtırılan bölgenin kesitler ya da dilimler ha­linde son derece etkileyici resimle­rini oluÅŸturabilir ve basit röntgenler­le karşılaÅŸtırıldığında kütleleri çok daha açık biçimde gösterir. Tümö­rün ya da çevresindeki dokuların daha açık görünmesini saÄŸlayan bir ‘kontrast maddesinin’ içilmesi ya da damar içine enjekte edilmesi gere­kebilir.

Ultrason görüntülemesinde, bir prob (sonda aleti) vücudun incele­nen kısmınının derisi üzerinde hare­ket ettirilir; kimi zaman prob rektu­ma, vajinaya ya da özofagusa yerleş­tirilerek de kullanılabilir. İç dokular­dan yansıyan çok yüksek frekanslı, işitilemeyen ses dalgaları saptanarak bir ekranda görüntüler oluşturulur.

İzotop görüntülemesi, izotop adı verilen radyoaktif bir maddenin en­jekte edilmesi ya da ağız yoluyla alınmasından sonra yaydığı gamma ışınlarının bir gamma kamerası tara­fından saptanması iÅŸlemidir. Kanser hastalarda en sık gerçekleÅŸtirilen izotop taraması, kemik taramasıdır. Enjekte edilen izotop dolaşım siste­mi aracılığıyla vücudun deÄŸiÅŸik böl­gelerine taşınır ve kemiÄŸin, vücu­dun baÅŸka bir yerinden yayılan tü­mörün yol açmış olabileceÄŸi herhan­gi bir hasarın iyileÅŸtirilmesi için çaba gösteren bölgelerinde ‘yoÄŸunlaşır’ ya da yerleÅŸir. Bu bölgelerde izotop yoÄŸunluÄŸunun yüksek olması, iske­letin gamma kamerasıyla alınan re­simlerinde “sıcak noktalar” (aktif noktalar) olarak görülmesine yol açar. Ancak kimi zaman yorumlamak güç olabilir ve bu tür sıcak böl­geler kanser dışındaki dejeneratif hastalıklarda da (örn. aşınma ve yıp­ranma) görülebilir.

Kanserli hastaların deÄŸerlendiril­mesinde bir baÅŸka görüntüleme yöntemi olan pozitron emisyon to­mografisinin (PET) deÄŸeri giderek daha fazla kabul edilmektedir. Kimi zaman PET ile diÄŸer tekniklerin görüntüleyemediÄŸi tümörler saptana-bilmektedir. Bu teknik, kan dolaşı­mına enjekte edilen özel bazı ÅŸeker­lerin kanser hücreleri tarafından nor­mal hücrelere göre çok daha çabuk alınması ya da emilmesi eÄŸilimine dayanmaktadır. Åžeker moleküllerine tutturulmuÅŸ olan radyoaktif iÅŸaretler,kanserli dokuların görüntüde ‘aydınlanmas nı saÄŸlar.

Röntgenler ve diğer taramalar kanser kuşkusu olan ya da kanser ta­nısı konulan kişilerin ilk değerlendi­rilmesinde olduğu kadar, geçmişte kanser tedavisi uygulanmış kişilerde hastalığın yinelemesinden kaynakla­nabilecek belirtileri araştırmakta da kullanılır. Ancak bu görüntüleme tekniklerinin her zaman doğru so­nuç verdikleri düşünülmemelidir; en duyarlı görüntüleme teknikleri bile çok küçük kanserleri saptamakta ye­tersiz kalabilir ve sıklıkla, daha sonra iyi huylu olduğu anlaşılan bazı kuş­kulu anormallikleri gösterir.

Tümörlerin evrelendirilmesi
Biyopside kanser tanısı kesinleÅŸtirildikten sonra genellikle kanserin ‘ev­resi’ saptanır. Evrelendirme iÅŸlemin­de kanserin boyutları belirlenir ve bi­tiÅŸik dokulara, lenf damarları yoluyla lenf bezlerine ya da kan dolaşımı aracılığıyla daha uzak bölgelere ya­yılıp yayılmadığı deÄŸerlendirilir.

Değişik evreleme sistemleri var­dır ancak bunlar arasında en sık kul­lanılanı TNM evrelendirilmesidir. T harfi birincil tümörü, N harfi lenf dü­ğümlerine (nodlarına) yayılımı ve M ise uzak bölgelere yayılımı (metas­taz) gösterir. Her harf için bir sayı belirlenir. Örneğin çapı 3 cm olan ve koltuk altındaki lenf düğümlerin­den bazılarını etkilemiş bulunan, ancak daha uzak yayılım belirtisi vermeyen bir tümör T2N1MO olarak sınıflandırılır. Buradaki T2, birincil tümörün boyutlarının 2-5 cm ara­sında olduğunu gösterir. Nl ise kol­tuk altında hastalıktan etkilenen an­cak çıkartılabilecek nitelikteki lenf düğümlerini işaret eder. MO, sapta­nabilir uzak metastaz olmadığı anla­mına gelir.

Evrelendirme akıbetin (prognoz) tahmin edilmesinde, tedavi konu­sunda önerilerde bulunulmasında ve tedavinin sonuçlarını değerlendirip karşılaştırmada yararlı olabilir.

Kanserin genel olarak tedavisi

05 Haziran 2010 Yazan admin  
Kategori kanser

Kanser tanısı kesinleştirildikten ve gerekli tüm diğer araştırmalar tamamlandıktan sonra doktor hastaya bir sonraki adım konusunda önerilerde bulunur. Genellikle bu görüşmede kanser te­davileri öncelikli yer tutsa da, sağlık bakımına yönelik genel planlamada fiziksel belirtilerin, psikolojik olarak sağlıklı olmanın, aile ve diğer sosyal koşulların da dikkate alınması önem taşır.

Kanserde üç ana tedavi türü var­dır: ameliyat, radyoterapi ve ilaçlar. Genel olarak kanseri iyileştirmek açı­sından tek başına en etkili tedavi ameliyat olsa da, farklı kanser türle­rinde çok farklı tedaviler uygulanabi­lir. Hem radyoterapi hem de kemoterapi (ilaç tedavisi) çevredeki nor­mal dokulara hasar vermeden, kan­ser hücrelerini parçalayabilmektedir. Ancak bazı kanserler radyoterapiye ya da ilaçlara iyi yanıt vermez ve en iyi tedavi ameliyattır. Bazı kanserle rin ise ameliyatla çıkartılması güç ya da imkânsız olabilir ve bu kanserler başka tedavilere daha iyi yanıt vere­bilir.

Kanser ameliyatla tedavi edilebiliyorsa, genellikle başka bir tedavi seçeneğini düşünmeye değmez. Ancak bazı kanser türlerinde (örn. baş ve boyun bölgesinde ya da serviksteki kanserlerde) radyoterapi eşit ölçüde ve hatta daha da etkili olabilir. Böyle durumlarda şekil bo­zukluğuna yol açmadığı, konuşma ya da yutkunma gibi önemli fonksi­yonları etkilemediği veya yalnızca daha basit olduğu için radyoterapi en iyi seçenek olabilir.

Pek çok hastada tedavilerin bir­likte kullanılması (kombinasyon te­davisi) tamamen iyileşme şansı ve­rir. Bazı hastaların özellikle ameliyat ve yoğun ilaç tedavisi için hastane­ye yatırılması gerekebilir. Ancak pek çok hasta ayakta tedavi edilebilmek­tedir. Hastalar uygulanacak tedavi leri ve neden o tedavilerin önerildi­ğini bilmek ve anlamak ister.

TEDAVİNİN AMACI
Mümkün olan her durumda tedavi­nin amacı kanseri tamamen ortadan kaldırmaktır ve bu şimdi giderek da­ha çok sayıda kişi için gerçekçi bir beklentidir. Bunun bir nedeni kanse­re görece erken evrelerde tanı ko­nulması, bir nedeni de tedavilerdeki gelişmelerdir. Kanser çıkış bölgesiy­le sınırlı kaldıysa, sonuç genellikle mükemmeldir.

Ne var ki, bazı kanserlerin ilk saptandıkları sırada zaten geniş öl­çüde yayılmış olduğu açıkça görü­lürken, yalnızca bir bölgeyi etkilemiş gibi duran bazıları, aslında saptana­mayan mikroskobik metastazlar oluşturarak yayılmıştır. Genellikle bu kanserlerde sonuç daha olumsuz ol­sa da, sayısı giderek artan bir azın­lıkta iyileşme olasılığı vardır. Bunlar arasında Hodgkin hastalığı ve testis tümörleri gibi ilaç tedavisine çok iyi yanıt veren kanser tipleri ve başka kanserlerden mikroskobik olarak ya­yılan ve sıklıkla ilaç tedavilerine kar­şı duyarlı olan meme kanseri gibi kanser tipleri bulunur.

Tamamen iyileÅŸtirmeyi hedefle­yen tedavilere genellikle “radikal” adı verilir. Belirtilerin giderilmesini ya da yaÅŸamın uzatılmasını hedefle­yen tedaviler ise “palyatif (hafifleti­ci) olarak tanımlanabilir. Kanser te­davileri genellikle mükemmel hafif leme saÄŸlar. Bu ÅŸekilde kullanıldıkla­rında genellikle radikal tedavilere göre daha düşük yoÄŸunlukta uygu­lanır ve bu nedenle hastalar tarafın­dan çok daha iyi tolere edilirler.

Tamamen iyileşme hedeflendi­ğinde, ciddi yan etki riski göze alı­nabilir. Ancak tamamen iyileşme olasılığı yoksa ve yan etkilerin hasta­lığa bağlı belirtiler kadar rahatsız edici olması çok mümkünse, güçlü tedavi uygulamanın pek anlamı yoktur. İşte bu nedenle tedavinin amacı daha başlangıçta açıkça orta­ya konulmalıdır. Öte yandan bir te­davinin palyatif olması, kansere kar­şı güçlü etkide bulunmayacağını göstermez. Gerçekten de, palyatif tedaviler kanserin küçülmesini ve kontrol edilmesini sağlayarak, bazı hastaların yıllar boyunca normal bir yaşam sürmesine olanak tanır.

Kanserde tedavi seçenekleri de­ğerlendirilirken ya da tedavi uygula­nırken, belirtilerin de dikkate alın­ması önem taşır. Tedavi bazı belirti­ler üzerinde yeterince etki göstermeyebilir ya da yavaş etkide bulu­nabilir. Neyse ki, kanser tedavisine ek olarak ve kimi zaman da kanser tedavisi yerine kullanılabilecek ve belirtileri iyileştirmeyi sağlayan baş­ka pek çok yöntem vardır. Genellik­le oldukça basit yöntemlerle başarı sağlanabilse de, bazı hastaların daha fazla yardım ve desteğe gereksinimi olur. Hastanın aile doktoru, hastane­de kanser tedavisinden sorumlu doktorlar ve hemşireler gereksinim duyulan desteği verebilecek kişiler­dir, ancak bazı hastalarda belirtilerin daha uzmanlık gerektiren yöntem­lerle giderilmesi gerekir.

Palyatif tıp alanında uzmanlaşan doktor ve hemşirelerin sayısı gide­rek artmakta ve bu sağlık görevlileri evlerde, hastanelerde ya da bakı­mevlerinde hizmet vermektedir . Son yıllarda pal­yatif tıpta ve bakımevi benzeri ku­rumlardaki hizmetlerde yaşanan önemli gelişmeler, özellikle ileri ev­rede ya da tedavi edilmesi mümkün olmayan kanser vakalarında yaşam kalitesinin büyük ölçüde artmasını sağlamıştır. Ancak palyatif bakımın, bazı tedavi edilebilir kanser vakala­rında da yararlı olabileceği unutul­mamalıdır: rahatsızlık verici inatçı belirtileri olan tüm hastalar, bu belir­tilerin nedeni ne olursa olsun, palya­tif bakım olanağından yararlanabilmelidir.

Doğru Tedavinin Seçilmesi
Tedavinizi planlar ve tartışırken dok­torunuz bunun sizin gereksinimleri­nize en uygun tedavi olduğundan emin olmak ister. Kanserlerin mik­roskop altındaki görünümleri, bo­yutları, yaygınlık dereceleri ve dav­ranışları arasında çok büyük farklılık­lar vardır. Ancak kanser tedavisinde yalnızca kanserin değil, hastanın da dikkate alınması gerekir. Kanserli hastaların hiçbiri fiziksel ya da psikolojik açıdan birbirinin aynı değildir. Hastanın özel sosyal koşulları da önemli olabilir. Tedavi konusunda karar vermeden önce pek çok konu­nun dikkate alınması gerekir.

Yine de pek çok hasta, tedavinin oldukça tek tip olduÄŸu belli sınıflara ayrılabilir. Son yıllarda tedavilerin daha çok standartlaÅŸtırılması hoş­nutlukla karşılanmaktadır. Böylelikle hastalara, belli kanser tiplerinde uz­man olanların görüş birliÄŸiyle uygun kabul ettikleri tedavilerin verilmesi güvence altına alınmış olur. Uzman­lar sık sık bir araya gelip son araÅŸtır­ma bulgularını tartışarak “fikir birliÄŸi geliÅŸtirme toplantıları” düzenlemek­tedir. Bunun sonucunda, belirli kan­ser tipleri için en iyi tedavi yaklaşım­larını tanımlamaya çalışan kılavuzlar yayınlanmaktadır; bu kılavuzlar, saÄŸlık bakım kalitesinde istenmeyen farklılıkların ortadan kaldırılmasında önemli rol oynamaktadır.

Tüm kanser tedavilerinde yan et­kiler vardır. Küçük ameliyatların, dü­şük dozlu radyoterapilerin ve her­hangi bir ciddi rahatsızlığa yol açma­yan bazı ilaçların yan etkileri azdır. Radyoterapi ya da kemoterapi kürleri sırasında işe devam edebilir ve nor­mal ya da normale yakın bir yaşam sürdürebilirsiniz. Yelpazenin öbür ucunda ise büyük ameliyatlar, son derece yoğun radyoterapi veya ilaç tedavileri vardır ve bunlar kişilerin hastalanmasına yol açabilir, hatta kü­çük de olsa bir ölüm riski taşıyabilir.

Size önerilen tedavi büyük ölçü­de kanserinizin özelliklerine, konu­muna ve yaygınlığına bağlı olsa da, tek tek hastalarda tedavinin yarata­cağı risk ve potansiyel yararların dik­katle değerlendirilmesi önem taşır. Başka açılardan sağlıklıysanız ve kendinizi güçlü hissediyorsanız iyi­leşme şansını artıran, ancak rahatsız edici yan etkileri olan bir tedaviyi kabul edebilirsiniz. Gerçekten de, son derece ciddi tümörleri bulunan hastaların büyük bir kısmı, yalnızca küçük bir iyileşme şansı yakalamak ya da iyileşme şansını biraz artırmak için, hiç hoş olmayan tedavilere kat­lanmaya hazırdır. Ancak gerçekçi açıdan bakıldığında iyileşme şansı olmayan bazı kanserlerde, palyatif tedavinin olası avantaj ve dezavan­tajlarının dikkate alınması gereke­cektir. Yaşınız ve genel sağlık duru­munuz önemli etmenler olabilir; başka açılardan sağlıklı olan bir has­tanın, görece sağlıksız bir hastayla karşılaştırıldığında tedaviyle baş edebilme olasılığı daha yüksektir.

Şaşırtıcı gibi de görünse, bazı hastalarda en iyi seçenek özel olarak onlarda bulunan kanser tipini hedef­leyen bir tedavi uygulamamaktır. Ki­mi zaman bu seçim var olan tedavi­lerin bazı kanserlerde etkili olmama­sı ya da yarardan çok zarar verecek olmasına dayanır. Başka durumlarda ise, yıllarca çok az büyüyen ya da hiç büyümeyen ve yaşam kalitesi ve süresi üzerinde hemen hiç etkide bulunmayan bir kanser bulunduğun­dan tedavi uygulanmaz.

TEDAVİLERİN BİRLİKTE KULLANILMASI (KOMBİNE EDİLMESİ)
Son yıllarda kanserde daha iyi so­nuçlar alınmasının bir nedeni de fark­lı tedavi türlerinin dikkatli bir biçim­de birlikte kullanılmasıdır. Özellikle, ameliyatla tamamen çıkartılmayan mikroskobik kanser kalıntılarının yok edilmesi amacıyla, ameliyata ek ola­rak ilaç tedavisi ve radyoterapi daha sık kullanılmaktadır. Ameliyatın kan­seri tamamen temizlemeyi başara­maması, ameliyat bölgesinde kanser hücreleri kalmasından ya da metas­tazlardan kaynaklanır. Geri kalan kanser yalnızca mikroskobik boyut-lardaysa, radyoterapi ya da ilaçlarla veya her ikisiyle birlikte tamamen or­tadan kaldırılması olasılığı oldukça yüksektir. Bölgesel bir tedavi olan radyoterapinin etkisi de bölgeseldir; buna karşın, ilaçlar tüm vücudumuz­da etki gösterir. Esas tedavi türünün radyoterapi olduğu bazı kanserlerde, sıklıkla aynı anda uygulanan ilaç te­davisi de yarar sağlar.

Radyoterapi ya da kemoterapinin bu biçimde uygulanmasına “adjuvan” (yardımcı) tedavi adı veril­mektedir. Kimi zaman bu tedavi ameliyattan önce uygulanır ve ba­zen amaç ameliyatı mümkün kılmak ya da kolaylaÅŸtırmaktır. ÖrneÄŸin ol­dukça büyük boyutlu meme tümörü olan kadınlarda cerrahın tüm meme­yi almasına gerek kalmaması için, ameliyat öncesinde tümörü yeterin­ce küçülten ilaçlar verilebilir. Benzer ÅŸekilde ameliyat öncesinde bir kür radyoterapi, normal koÅŸullarda ame­liyata uygun olmayan büyük bir rek­tum kanserinin çıkartılması olanağı saÄŸlar.

Kanser Hizmetlerinin Düzenlenmesi
Özellikle ameliyat ya da kemoterapi uygulanacaksa, tedavi, bölgedeki bir hastanenin kanser biriminde ger­çekleştirilebilir. Ancak radyoterapi, daha uzmanlık gerektiren bir ameli­yat ya da yoğun kemoterapi uygula­nacaksa bu girişimleri uygulayabile­cek üniversite hastaneleri ile kanser merkezlerine gitmek gerekir.

Modern radyoterapi için son de­rece pahalı aygıtlar kullanılmakta ve özel eğitimli personel görev yap­maktadır; bu nedenle kanser mer­kezlerinin büyük kasaba ya da kent­lerde toplanması mantıklıdır. Bazı ameliyatlar ve ilaç tedavileri için de aynı ölçüde özel tekniklere ve dene­yime gereksinim vardır. Bu nedenle tedavi için uzak mesafeler katetmek zorunda kalabilirsiniz, ama yine de buna değer. Hastalığınız konusunda uzman birilerinin bakımınızı üstlen­diğini bilmek (özellikle de sizde az rastlanan türde bir kanser varsa) gü­ven vericidir.

Gözetim altında ya da belirli kanserlerin tedavisinde uzmanlaşmış doktorlar tarafından uygulanan te­davilerin daha başarılı olabileceğini düşündüren oldukça sağlam kanıtlar vardır. Günümüzde kanserler için uygulanan ameliyatların çoğu, bu alanda uzmanlaşmış cerrahlar tara­fından yapılmaktadır. Aynı durum kanser hastalarının tedavisinde yer alan ve cerrah olmayan doktorlar ve diğer personel için de geçerlidir.

Hastanedeki uzmanlar
Cerrahların dışında, genellikle aşağı­daki uzman doktorlar da kanserli hastaların tedavisinde görev alır.

•Onkologlar: Kanserde radyotera­pi ya da ilaç tedavisi konusunda uz­manlaşmış olan doktorlardır. Klinik onkologlar hem radyoterapi hem de ilaç tedavileri konusunda uzmanla­şırken, medikal onkologlar yalnızca ilaç tedavisi konusunda uzmandır.
•Hematologlar: Kan hastalıkları ko­nusunda uzman olan ve lösemi, ola­sılıkla da lenfoma ya da miyelom te­davisini üstlenirler.
•Palyatif bakım uzmanı: Özellik­le daha ileri evredeki kanserlerden kaynaklanan belirtilerin kontrol altın­da tutulması konusunda uzmanlaş­mış doktordur.

Genellikle en iyi tedaviye karar vermek için iki ya da daha fazla uz­man birlikte çalışır. Uzmanların her hastayı ayrı ayrı tartışmak için dü­zenli toplantılar yapmaları artık gün­delik bir uygulamadır. Bu “multidisipliner” yaklaşım genellikle farklı uzmanlık dallarından doktorları ve baÅŸta uzman hemÅŸireler olmak üze­re diÄŸer saÄŸlık görevlilerini de içerir; böylelikle hastaların genel bakım standardının yüksek olması güvence altına alınır. İdeal koÅŸullarda, kanser nedeniyle ameliyat edilecek çoÄŸu hastada bir onkologdan görüş alın­malıdır. Size önerilmediyse bile, böyle bir talepte bulunabilrsiniz.

Genellikle kanserli hastaların te­davisini yukarıda tanımlanan uz­manlardan bir ya da daha fazlası üstlense de, başka uzmanlar da tedavi­de rol alır.

Patologlar: Dokuları mikroskop altında inceleyerek, kanser tanısını doğrulayan ve sınıflandıran doktor­lardır.
•Radyologlar: Röntgenleri ve ta­rama görüntülemelerini yaptırır ve yorumlar. Kimi zaman, röntgen ya da tarama görüntülemesi sırasında yapılması gereken bazı özel cerrahi biyopsileri ya da tedavileri uygula­yabilir.

Yardımcı görevliler
•Radyoterapi teknisyenleri: Bu
teknisyenler onkologların uygulan­masını istedikleri radyoterapiyi ver­me konusunda özel eğitim almışlar dır. Onkoloji alanında geniş bir eği­tim görürler ve sıklıkla bazı destek­leyici bakım hizmetleri de sunarlar veya düzenlerler.

Bunun dışında tedaviden sonra rehabilitasyon aşamasında fizyotera­pist, meslek terapisti ve diyetisyen gibi başka sağlık çalışanlarıyla da bağlantınız olabilir. Hastanelerdeki tıbbi sosyal yardım görevlileri mad­di olanaksızlık durumunda neler ya­pabileceğiniz ve nereye başvurabi­leceğiniz konusunda size yardımcı olacaktır.

Doktorlarla Iletîşîm
Durumunuzu görüşmek üzere bir doktora gitmek zorunda kaldığınız­da gergin ve kendinize güvensiz olabilirsiniz; ancak dinlemeniz kadar konuşmanız da önemlidir. Ne yazık ki iş yükü nedeniyle uzmanlar hasta­larına istedikleri kadar zaman ayıra­mıyor, bu nedenle elinizdeki zamanı en iyi biçimde kullanmanız gerekir.

Uzmanınız genellikle o anki belir­tiler, genel sağlık durumunuz, geç­mişteki tıbbi öykünüz ve kanser veya tedavisiyle ilgili özel kaygılarınız ko­nusunda bilgi edinmek isteyecektir. Hastalığınızla ilgili psikolojik ve sos­yal kaygılarınızı da dile getirmelisi­niz. Uzmanın sizinle ilgili güncel bil­gilere sahip olabilmesi için, aldığınız ilaçların paketlerini ya da şişelerini yanınızda getirmeniz iyi olur.

Daha önce açıklandığı gibi, tedavize ilişkin kararlar size özgü olacak ve doktorunuz belirli bir öneride bu­lunmadan önce duygularınızı öğren­mek isteyecektir. İlk ya da başlan­gıçtaki görüşmeler büyük önem ta­şır, çünkü bu görüşmelerde testler ve sonuçları, tanı ve tedavi tartışılır. Bu aşamada aklınıza gelen her soru­yu sormalı ve tüm kaygılarınızı açık­lamalısınız. Sormak istediğiniz soru­ları unutmamanız için önceden bir kâğıda da yazabilirsiniz. Doktorunu­zun söylediklerini anlamadığınızda, açıklama istemekten çekinmeyin.
Hastaların ne kadarını bilmek is­tedikleri ve karar verme sürecine ne ölçüde katılmak istedikleri noktasın­da farklılıklar vardır. Bir hasta her­hangi bir ayrıntılı soru sormaksızın açıklamaları ve tedavi konusundaki önerileri güvenle kabul ederken, bir diğeri daha katılımcı olmak ister. Doktorunuz önerilen tedaviyi, başarı olasılığını, olası yan etkileri ile iş ve yaşamınız üzerinde beklenen etkile­ri size açıklamaktan mutluluk duya­caktır.

Bazıları uzun vadede sonucun ne olacağını o sırada öğrenmemeyi ter­cih ederken, bazıları daha baştan ay­rıntılı istatistiksel bilgiler ister. Her hasta farklıdır. Doktorlar bunu bilir ve çoğu, kişisel gereksinimlerinize göre davranmaya çalışır; ama bil­mek istediğiniz şeyleri ve bazen de bilmek istemediklerinizi açıkça orta­ya koymadığınız sürece bunu yapa­mazlar.

Görüşme sırasında bir uzman doktorun söylediği her şeyi aklınız­da tutamayabilirsiniz. Bu nedenle yanınızda bir yakınınızı bulundurma­nız yararlı olabilir; iki hafıza, birden iyidir. Önemli soru ya da kaygıları daha görüşmenin başında dile getir­meniz iyi olur. Bazı hastalar kısa not­lar alma yoluna da gidebilir. Bazı hastalar ise konuşmayı kaydetmek ister; ancak bazı doktorlar bunu do­ğal iletişimi bozan bir etmen olarak algıladıklarından, kayıt için önceden izin almalısınız.

Tedavinin seyrine ilişkin raporların anlaşılmasıTedavinizin gidişini öğrenmek için doktorunuzla görüşüyorsanız, duru­mu tanımlamakta sıkça kullanılan ba­zı sözcükleri bilmenizde yarar vardır.
•Yanıt: “Yanıt” terimi tedavi sıra­sında ya da sonrasında kanserin kü­çülmesini tanımlamak için kullanılır. Bu tanımı kullanabilmek için genel­likle kanserde belirgin küçülme ol­ması gerekir. Vücutta hiç kanser be­lirtisi kalmadıysa buna tam yanıt adı verilir; yanıt kısmi de olabilir.
•Remisyon (gerileme): “Remis-yon” tanımı kanserin büyük oranda azaldığı, aktif görünmediÄŸi, ancak tamamen de yok olmadığı durum­larda kullanılır. Remisyon genellikle tedavinin sonucu olsa da, bazı kan­serler kimi zaman kendiliklerinden gerileyebilir.

Yineleme ya da nüks (rekürans, rölaps): Daha önce baÅŸarılı biçimde kontrol altına alınmış kanserin yeni­den ortaya çıkmasını tanımlayan te­rimlerdir. Yineleme ilk tümör bölge­sinde olmuÅŸsa “yerel” (lokal), me­tastazlara baÄŸlı ise “uzak” olarak ta­nımlanır. Nükslerden sonra, özellikle iyileÅŸme ÅŸansının hâlâ sürdüğü dü­şünülen durumlarda kansere karşı yeniden tedavi uygulanması sıklıkla önerilir, ancak kimi zaman bu yakla­şım hasta için en iyisi deÄŸildir. Bu konudaki karar büyük ölçüde hasta­nın özgül koÅŸullarına baÄŸlıdır.

İkinci görüş
Her zaman başka bir uzmandan ikin­ci görüş alma hakkına sahipsiniz. Kanserli hastaların tedavisiyle ilgile­nen uzmanlar, hastanın ikinci bir gö­rüşe niçin gerek duyabileceğini çok iyi anlar ve bu konuda sizi teşvik edebilir. Bazen, özellikle karmaşık ya da güç vakalarda, uzmanın ken­disi ikinci bir görüş alınmasını öne­rebilir.

Özellikle acil tedaviye gerek olan durumlarda, ikinci görüşün kısa sü­rede bildirilmesi önemlidir. İkinci görüşün uygun deneyim ve uzman­lığa sahip olan ve hasta hakkında gerekli tüm bilgilerin iletildiği biri­sinden alınması da önemlidir. Ancak ikinci görüşün birincisinden farklı ol­ması, ikincinin daha iyi olduğu anla­mına gelmez.

Tedavi için onay
Birçok kanser tedavisi türünden ön­ce genellikle hastadan bir onay bel­gesi imzalaması istenir. Bu onay, si­ze tedavinin olası riskleri konusunda gerekli tüm bilgilerin sözlü ya da ya­zılı olarak verilmesini de zorunlu kı­lar. Onay belgelerinin bir amacı has­taların riskleri bilmeden tedaviye başlamasına engel olmak, diğeri de uygun tedaviye rağmen yolunda gitmeyen şeyler olduğunda, hasta­neyi dava edilmekten korumaktır. Hastalar, tüm tıbbi tedavilerin bazı kişilerde yan etkilere yol açabilece­ğini akılda tutmalıdır. Ciddi yan etki oluşma olasılığının genellikle çok düşük olduğunu anlamadan, elinize olası yan etkilerle ilgili bir liste veril­diğinde kaygılanabilirsiniz. Ne var ki, bazı kanser tedavileri diğerlerin­den çok daha güçlüdür ve zarara yol açma olasılıkları daha yüksektir. Bu nedenle bazı hastalarda doktorları­nın yardım ve önerileriyle, tedavinin görece yarar ve risklerinin (risk:yarar oranı) tartışılması iyi olur.

Kanser tedavilerinin büyük bölü­münde bu oran hasta lehinedir; yine de belli koşullarda yarardan çok za­rar verme olasılığı daha yüksek olan bazı tedaviler bulunduğu da kuşku­suzdur. Herhangi bir tedavi için evet demeden önce, olası risk ve yararlar konusunda olabildiğince gerçekçi bilgiler edinmiş olmanız büyük önem taşır.

Kansere çözüm bulundu

04 Haziran 2010 Yazan admin  
Kategori kanser

kanser
Bu aşıyla ilaç tedavisi ihtiyacı ortadan kalkacak!

Deneme aşamasındaki yeni bir kanser aşısı, farelerde meme kanserinin en tehlikesini yok etti.

Amerikan “Cancer Research” dergisinde yayınlanan araÅŸtırmaya göre, aşı hücrenin normal büyümesine yardımcı olan HER2 proteininin arttığı en tehlikeli meme kanserini tamamen yok etti. Bu da, aşının bilahare kadınlarda kanser tedavisinde kullanılabileceÄŸini gösterdi. HER2 proteini, meme kanserine yakalanan kadınların aÅŸağı yukarı dörtte birinde görülüyor.

Tümörlü hücrelerin tekrar ortaya çıkmasını da önleyen ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayanan aşının, sağlıklı kadınlarda da meme kanserinin ortaya çıkmasını önlemek amacıyla kullanılabileceği belirtildi.

AraÅŸtırmayı yürüten MiÅŸigan Üniversitesi uzmanlarından Dr. Wei-Zen Wei, aşının bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi esasına dayandığını kaydetti. Wei, “bağışıklık sisteminin, HER2 proteini reseptörlerine karşı çok sert tepki verdiÄŸini gözlemledik. Aşı, bugünkü ilaçlara direnç gösteren tümörlere karşı da iÅŸe yaradı” ifadesini kullandı ve aşının, ilaç tedavisi ihtiyacını ortadan kaldırabileceÄŸini vurguladı.

Aşı, HER2 proteinini üreten genlerden ve bir bakteriden alınma inaktif bir DNA molekülüne (plazmid) entegre edilmiÅŸ bağışıklık sistemi uyarıcısından oluÅŸuyor. Bu “plazmid” kendini kopyalayarak çoÄŸalma yeteneÄŸine sahip bulunuyor.

Doktor Wei’ye göre, yan etkisi de olmayan aşı, bağışıklık sistemindeki T hücrelerine, kanser hücrelerine nasıl saldırması gerektiÄŸini öğretiyor.

AA

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=97813&cat=220&dt=2008/09/16

Daha az kanser

03 Haziran 2010 Yazan admin  
Kategori kanser

Daha az kanser

Kanser endüstriyel ülkelerde ve özellikle Fransa’da ikinci ölüm nedenidir. Son 20 yılda bu durum % 60 oranında artmıştır. Sonuç olarak kanserden ölenlerin oranının Avrupa’da, bütün Avrupa ülkelerinde daha yüksek olduÄŸu ortaya çıkmıştır. (Avru­pa 2000 araÅŸtırmaları verilerine göre). Bu bilhassa hastalığı daha korku verici bir hale sokmuÅŸtur, özellikle Avrupa’da erkeklerde kanser oranının en yüksek olduÄŸu Fransa’da, Avrupalı toplum­larda kadınlarda dördüncü sırayı alır.

Bütün organlara yayılarak bir yılda 280 bin insana ulaÅŸan kan­ser vakalarının 150 000′i ölümle sonuçlanmaktadır. Günümüzde iki milyon insan kanserle yaÅŸamaktadır, ama kanser uzmanlarına göre bu aşırı sayı birdenbire belirmemiÅŸ, bilinçli olarak toplan­mıştır. İçki ve sigara içmeye devam eder ve sanki bu hastalık yokmuÅŸ gibi yaÅŸarız. Ciddi hiçbir önlem almadan bu rakamı çev­remizdeki kirliliÄŸi düşürmeden kurallara raÄŸmen, milyonlarca si­gara içmeyen insan diÄŸerleri gibi dumana maruz kalır.

Bütün kanserler düzensiz hücrelerin anormal şekilde çoğal­masına dayanır; her biri aniden farklılaşabilir ve özel faktörlerin birleşmesiyle bu durum sonuçlanabilir. Sigara özellikle solu­num yolu kanserlerine yol açmasıyla bilinir, kırmızı et ya da lif eksikliği de bağırsak kanserini tetikler.
Bizim amacımız son derece eksiksiz bir liste sunmak değil, ama çok sık görülen bu dört kanser türü yaşamsal sağlık bilgile­rimizde çok etkili bir yere sahiptir.

AkciÄŸer kanseri
Sıranın başında yer alır, bu hastalık toplumsal saÄŸlık açısın­dan çok büyük bir problemdir. Bu hastalık erkeklerde ölümün ilk, kadınlarda ise üçüncü sebebi olan bir yere sahiptir. Son 50 yılda görülürlügü % 20 artmıştır, çünkü kadınlar da ne yazık ki giderek daha çok sigara içmektedir. İngiltere ve Amerika Birle­şik Devletleri’nde bronÅŸ kanseri kadınlarda ölümün ilk nedeni olan göğüs kanserinin de önündedir… AkciÄŸer kanserinin sıklığı­nı azaltmak için yapılacak en basit ÅŸey sigara içmemek (ve tabii ki hemen bırakmak), ama solunum yolları kanseri oluÅŸumunda baÅŸka faktörler de yer alır; örneÄŸin meyve ve sebzelerden yok­sun bir beslenme.

Bağırsak kanseri
Üzüntü verici bir ÅŸekilde ikinci sı­rayı alır ve Fransa’da her yıl yakla­şık 16 bin insanın ölümüne sebep olur. iki cinste ayrı ayrı düşünüldü­ğünde bu kanser erkeklerde pros­tat ve akciÄŸer kanserinden sonra üçüncü sırayı alır, kadınlarda ise göğüs kanserinden sonra ikinci sı­rayı alır. Belirgin bir ÅŸekilde bes­lenmeye baÄŸlı olarak ortaya çıkar ve bugün Okinavva modeli olarak bilinen rejim yardımıyla önlenir. Lifler, folat ve karotenlerle (meyve ve sebzelerde) balıkta (daha az ette ve domuz eti ürünlerinde) yavaÅŸ piÅŸirme metodları da korunmak için basit ve çok etkili iyi yöntemlerdir.

Göğüs kanseri
Üçüncü olarak birçok kurbanı olan göğüs kanseri her 11 ka­dından birinde görülür. Her yıl toplamda yaklaşık 42 bin insanın kansere yakalanışının ve bir yılda 11 bin ölümün nedenidir. Ba­zı besinler koruyucu olarak açıklanmakta ve bu besinler Okina-wa rejiminde de bulunmaktadır. Bsunlar tamamen günlük tüke­tilenler arasındadır; soya fasulyesi özellikle isoflavonlar sayesin­de yararlıdır; hormonları kanserden korumada çok etkilidir, (gö­ğüs, prostat) ve su yosunları ve nitelikçe zayıf olan et ve süt ürünleri de aynı etkiyi saÄŸlamaktadır. Çok büyük rol oynayan diÄŸer faktörlerden birisi de fiziksel egsersizdir. BirçokaraÅŸtırma gerçek bir etkinliÄŸinin yapılmadığını ortaya koymaktadır. Bilim adamlarının verdikleri bir örneÄŸe göre haftada 3-5 saat yürümek son derece yararlıdır. Bu gerçekten de aşırı deÄŸildir. Düne orta­lama bir saat bile düşmemektedir. Egzersiz göğüs kanserinden korur ve diÄŸer yandan yeterli iyileÅŸmeyi hızlandırır. Yapılan di­ğer çalışmalar göstermektedir ki spor yumurtalık kanseri riskini de azaltı. Fiziksel etkinlik yalnızca kalbi korumaz, aynı zamanda kanser riskini de güçlü oranda azaltır; özellikle de kadınlarda…

Prostat kanseri
Her yıl 40 bin erkekten daha fazlası prostat kanserine yakala­nıyor. Fransa’da erkeklerde akciÄŸer kanserinden sonra, bağır­sak kanserinden önce ikinci ölüm nedenidir. 70 yaÅŸ üzerinde ya­kalanılan kanserlerden meydana gelen ölümlerde ise ilk sebep-dir. Görülüyor ki beslenme bir kez da Okinawa’lıların hayatları­nı kırtarmaktadır. ÖrneÄŸin soya, günümüzde beslenme olarak çok zengin bir sebze ve prostat saÄŸlığı açısından inkâr edilemez bir faktördür.”Kanser, alışkanlıklarımıza baÄŸlı olarak tehdit haline gelmiÅŸ kötü bir hastalıktır. Bu alışkanlıkların arasında sigara, besinsel deÄŸiÅŸiklikler, aşırı alkol sayılabilir,” diye belirtiyor David Khayat (Pierre ve Marie Curie Üniversitesi Tıp Profesörü; Pitie Salpetri-ere Hastanesi Kanseroloji Servis Åžefi). “BaÅŸlıca kanserlerin geli­şiminde genetik özellik zayıf bir etkendir, ama her durumda önemlidir: Bağırsak kanseri için % 35, göğüs kanseri için % 27, prostat kanseri için bu oran % 47′dir. Bu oranlar zarfınfa yapıla­cak pek bir ÅŸey yoktur, kanser hastalıkları genlerle taşınırlar. Ba­zı ikizlerin (aynı geni taşıyan) bunun bir hastalık olarak geliÅŸebi­leceÄŸini ve diÄŸer yandan “yaÅŸamsal alışkanlıklarımızla geliÅŸme-diÄŸini”nin kanıtıdır. Claudine Junien (INSERM U 383, Genetik Kromozonlar ve Kanser, Necker Hastanesi).

Ve Okinavva’da
Okinawa’da bir kanserin geliÅŸme riski Avrupalılara oranla çok düşüktür. “Hormonlara baÄŸlı” kanserlerin % 80 dolaylarında daha az görüldüğü söylenilebilir. Göğüs kanseri, prostat kanseri ve rahim kanseri bunların arasında en yaygın olanlardır ve biz­de ne yazık ki sayısız kurbanları vardır. Okinavva yaÅŸam biçimiy­le yaÅŸayanları kesin bir biçimde kanserden korunur.
Kanserin gerçekten çok az olduÄŸu bir dünya düşünün; tanı­dığınız hiçbir insan kanserden acı çekmiyor! KuÅŸkusuz Okina-wa’dasınız!

Riski Arttıranlar
-Sigara
-Alkol (daha çok içmek kanserin ilerleme riskini arttırır)
-Obezite
-Hava kirliliği (atmosferik, ama aynı zamanda böcek ilaçları, hormonsal kirlilik vb.)
-Uyumsuz beslenme (özellikle meyve ve sebzeden yoksun bir beslenme liflerden, flovonoidler ve vitaminlerden ya da aşı­rı kalori)
-Balıklar ve etler (tuzlanmış)
-Et, balık ve yağlı ızgaralar
-Sedantarite
-Aşırı Hormon tedavileri (hap, klasik menopoz tedavisi vb.)
-Geç gebelik
-Güneş (aşırı)

Önlemeye yardımcılar
-Az kalorili, dengeli, çeşitli sebze olarak zengin (taze ve ku­ru meyveler ve sebzeler, Tam tahıllar
-Fiziksel egzersiz
-İhtiyaç olarak kilo kaybetmek
-Çay (özellikle yeşil çay)
-Soya (ve ürünleri soya ezmesi)
-Su yosunu -Balık
-İyi yağlar (bitkisel yağlar balık yağı)
-Güneş (ölçülü olarak)
-Kaslı ve ince bir vücut (az yağlı)

Kanser

02 Haziran 2010 Yazan admin  
Kategori kanser

Kanser

İstatistikler gerçekten endiÅŸe verici! Amerikan Kanser DerneÄŸi’nin verilerine göre:
* Günümüz Amerika’sında ölüm nedenleri içerisinde kanser ikinci sırada yer alıyor.
* Yaşayan üç Amerikalıdan birisi kanser riski taşıyor.
* Beş yıl içerisinde, her beş Amerikalıdan ikisi kanser ris­ki taşıyacak.

Neler oluyor dersiniz? Bildiğimiz gibi kanser, normal ve sağlıklı hücrelerin, anormal ve kanserli hücrelere dönerek ya­yılmasıyla meydana gelir. Peki ilk bozulma neyle başlar? Araştırmacılar yıllarca bu tetikleyiciyi bulmaya çabalayarak zamana karşı yarıştılar. Bazı araştırmalarında, çözümün ge­netik mirasta saklı olduğunu, dışsal risklerin kansere eğilim­li genleri uyararak kansere neden olduğunu öne sürdüler. Öte yandan asbest ve dumanlı is gibi çevresel toksinler de günah keçisi seçildiler.
Özensiz bir yaşam tarzımn sonucu olan serbest radikalle­rin, kanser riskini artıran temel nedenlerden biri olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda, sentetik kimyasallardan üretilen xeno-östrojenlerden (östrojeni taklit eden ya da aktivitesinde değişikliklere yol açan maddeler) östrojene (yumurtalıklar­dan salgılanan ve insanlarda ikincil cinsel karakterlerin geliş­mesini sağlayan hormon) dönüştürülen maddeler de kanser riskini artıran nedenler arasındadır. Şüphesiz, sigara başlıca akciğer kanseri nedenidir.

Şimdi bir bilimsel çalışma, kanser ve dışsal tetikleyiciler ara­sındaki bağlantı ile kanser ve yiyecekler arasındaki bağlantıyı kanıtlayacak. Hâlâ pek çok insan, ağızlarına attıkları şeyin kan­serli tümöre neden olduğunu kabul etmek istememekte direni­yor. Anne evinde pişen yemeklere ve barbekü partilerine biraz­cık şüphe ile yaklaşmak için bu direnç biraz fazla belki de.

Bilimsel literetürün desteği
Amerikan Kanser DerneÄŸi’nin ortaya koyduÄŸu kanıtların yaklaşık %30 ila 40′ı, kanser ve beslenme arasındaki iliÅŸkiye dair sonuçlara dayanıyor. UzaÄŸa gitmeye gerek yok, tıbbi ve­ri tabanına bakarak da kanıtlarımızı onaylayan yığınla veriye ulaÅŸabiliriz. Birkaçının üzerinde düşünmeye deÄŸer:

* “Diyet ve Kolon Kanseri” E. Giovannucci tarafından yapılan araÅŸtırmanın sonucu, 13 Aralık 1993 tarihli Cancer Researcher Weekly’nm (kanser araÅŸtırmaları yayı­nı) 21. sayfasında yayınlandı.
* “Hayvansal YaÄŸa BaÄŸlı Prostat Kanseri” (yüksek oran­da kırmızı et yiyen ve %80′i prostat kanserine yakalan­mış 47.855 erkek üzerinde yapılan araÅŸtırma), Facts on File – Gerçekler Dosyası’nm 774. sayfasında 14 Ekim 1993′te yayınlandı.
* “Rejim Faktörleri ve Çevresel Kanser Riskleri” (periyo­dik sonuçlar) 19 Temmuz 1993′te Cancer Researcher We-ekly’mn 26. sayfasmda yayınlandı.
* “Diyet Kansere Karşı” (American Cancer Society -Amerikan Kanser DerneÄŸi tarafından yapılan araÅŸtır­maya göre sebze, meyve ve tahıllar kanser riskini azal­tıyor.) 7 Ekim 1992′de Nezv York Times’m B7. sayfasmda yayınlandı.
* “AraÅŸtırmalar kafa karıştırır ama yeÅŸillik yemek iyidir” (Ulusal Kanser Enstitüsü ve John Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin “sebze yemenin saÄŸlığa faydaları” konulu araÅŸtırması) VVayne Hearn imzasıyla 9 Mayıs 1994′te American Medical Neıos’in (Amerikan Tıp Ha­berleri) 20. sayfasında yayınlandı.

Canlı besinlerdeki kanser önleyici fitokimyasallar
Son zamanlarda yapılan kanser ve beslenme tartışmaları içerisinde en çok kullanılan sözcük “fitokimyasallar”dır. Fiokimyasallar, doÄŸal gıdaların içinde bulunan ve hücrelerdeki kanser geliÅŸimini erteleyen tamamlayıcı öğelerdir. Hop-kins Üniversitesi Tıp Fakültesi araÅŸtırmacıları yaptıkları bir deneyde, meme kanserine yol açan kanserojen maddelerle te­davi görmekte olan farelere, brokolinin içerdiÄŸi “sulforaphane” adlı kimyasaldan verdiler. Karnabahar, brüksel lahanası, ÅŸalgam ve kıvırcık lahanada da bulunan bu maddenin, farelerdeki tümör sayısını ve büyüklüğünü gözle görülür ÅŸekilde azalttığım, geliÅŸimlerini geciktirdiÄŸini gözlediler. AraÅŸtırma­cılar bu maddenin, kansere sebebiyet veren ajanlara karşı be­dendeki enzimlerin koruma performansını artıracağını be­lirtmektedirler.

Fitokimyasallar, kanserle savaÅŸta atılan birkaç adımdan birini oluÅŸturur. Minnesota Üniversitesi’nden epidemiolo-jist John Potter, “Bu adımların nerdeyse her biri kansere karşı açılmış bir savaÅŸtır,” diyor ve devam ediyor: “Sebze ve meyvelerin içinde, süreci tersine çeviren ya da yavaÅŸlatan bir veya birden çok bileÅŸen vardır.”2 Åžimdi bunlara bir göz atalım:
Brokoli: DNA’yi baÄŸlayan kanserojenleri önleyen tiyosiyanat ve göğüs kanserine neden olabilecek forma gelen östrojenin, zararsız metabolitlerin içinde parçalanmasını saÄŸlayan indo-le-3-carbinol adlı maddeleri de içerir.

Lahana: Bol miktardaki konsantre indole-3-carbinol içeriğinin yanı sıra, kansere karşı yaygın etkili koruma sağlayan oltipraz ve meme kanseri ile tümöre karşı kullanılan brassinin madde­lerini içerir.

Sarmısak ve soğan: Hücre içindeki kansere neden olan kim­yasalları detokside eden enzimleri uyarîan aliyi sülfürü mad­desi içerir.

Kırmızıbiber: AkciÄŸer kanserinin tetiklendiÄŸi yer olan DNA’ya tutunan toksik molekülleri (özellikle sigaradaki) tu­tan capsaicin maddesi içerir.
Turunçgiller ve dutsu meyveler: Hücrenin üzerinde birikerek kansere neden olan hormonları engelleyen flavonoid maddesi içerirler.
Soya fasulyesi: Oksijen ve besin taşıyan kılcal damarlara baÄŸlanan minik tümörleri engelleyen genistein maddesi içerir. Bu durum, Batı’ya taşınan ve soya ürünlerinden mahrum bir beslenme ÅŸekline baÄŸlı yaÅŸamaya baÅŸlayan Japon erkeklerin-deki prostat kanserine yakalanma oranının neden arttığını açıklayabilir.

Domates: Mideye, karaciğere ve mesaneye yönelen nitrosamine bileşenlerini engelleyen p-coumaric asit ve klorojenik asit açısından zengindir. Çilek, ananas ve biber de bu asitleri içerirler.

Fitokimyasallar alanında yapılan son araÅŸtırmalar büyük bir adım olarak görülmektedir. Bu konu VVashington’da dok­torların, profesörlerin ve dünyanın her yerinden gelen araş­tırmacıların katıldığı bir konferansta masaya yatırılmıştır. Ulusal Kanser AraÅŸtırmaları Enstitüsü (National Cancer Ins-titute), fitokimyasallan bulma, izole etme ve onlarla çahÅŸma konusunda yapılan araÅŸtırmalar için milyonlarca dolarlık bütçe ayırmaktadır. Ulusal Kanser Enstitüsü, Amerikan Kan­ser DerneÄŸi ve daha birçok tıbbi otorite de canlı ve taze sebze-meyvelerin çok önemli “kanser önleyiciler” olduÄŸu konu­sunda hemfikirdir.

Kansere neden olan ÅŸeyler besinler midir?
Araştırmalar sonucunda pişmiş, kızarmış ve yüksek pro­tein içeren birçok yiyecekte kanserojen madde olduğu ortaya çıkmıştır.

Pişmiş yiyecekler: Pişirme işlemi yiyeceklerin RNA ve DNA yapılarını bozar, besleyici değerini yok eder ve kanse­rojen madde oluşumuna neden olur. Aynı zamanda yağların yapışım bozarak serbest radikal oluşumunu sağlar.

Serbest radikaller, bir elektronunu kaybetmiÅŸ olan molekül­lerdir. Lisedeki kimya derslerini hatırlayacak olursanız, mole­küllerin her zaman dengede kalmak istediÄŸini; ancak birinin bir elektron kaybettiÄŸinde, elektriksel dengesini yeniden kur­mak için ümitsizce elektron aradığını ve bunu herhangi bir yerde bulacağı bir elektronu çalarak saÄŸladığım da hatırlarsı­nız. Serbest radikaller bedende serbest kaldıklarında yaÄŸ, pro­tein ve hatta DNA’mn elektronlarından çalarlar. DeÄŸiÅŸtirilmiÅŸ DNA ise hücrede bir deÄŸiÅŸime (mutasyona) neden olur ve kontrol edilemez bir ÅŸekilde çoÄŸalır. Biz buna kanser diyoruz.

Beden kendisini bu serbest radikallere karşı enzimlerle sa­vunur. Enzimler, zarar görmüş hücreleri tamir eder ve ser­best radikalleri parçalayarak su ve zararsız oksijen haline ge­tirirler. Bu doğal savunma süreci, pişmiş gıda yediğimizde sekteye uğrar, çünkü yiyecekleri pişirme işlemi çok sayıda serbest radikal oluşturur ve bedene giren enzim miktarım azaltır.

Kanserle savaşmak için, beden pişirme işlemi sırasında kaybolmuş olan enzimlere ihtiyaç duyar. Dünyaca ünlü Viyanalı Dr. Warba, kanser tedavisinde enzimlerin yeni bir yak­laşım olduğunu söylemektedir. Kanser hücrelerinin tedavisi­ni etkileyen iki ana faktör vardır: kişinin bağışıklık sisteminin savunma gücü ve kanser hücrelerinin öldürücülüğü. Canlı besinlerdeki enzimler bu iki faktörü hedef alır. Kanserli hüc­renin öldürücü gücünü düşürerek, bedenin savunma meka­nizmasını güçlendirirler. Dr. Warba, enzimlerin hücre zarını hafifletip hücrenin yüzeyini geçirgenleştirerek, dışarıdan yardım almaya açık hale getirdiğini ve bağışıklık sistemini güçlendirdiğini, ayrıca tümörlü hücrelerin inatçılığını kırdı­ğım belirtmektedir.

Bedenimizde, habis tümör oluÅŸumuna sebebiyet veren hücre deÄŸiÅŸimlerini önleyen enzimlerin yanısıra bu amaçlı bazı genler de bulunmaktadır. Jefferson Kanser Enstitüsü Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Departmanı’nda (Department of Microbiology and Immunology Jefferson Cancer Institute) çalışan araÅŸtırmacılar, kolon kanserinin öncüsü olan bağır­sakta, polip büyümesi sorununu önleyen bir enzime sahip genden bahsetmektedirler. AraÅŸtırmacı Linda Siracusa, yağ­ların bağırsaklara uzanan zararlı etkilerini önlemek üzere en­zimlerin yaÄŸ metabolizmasında çok önemli bir rol oynadığı­nı söylemektedir. Enzimlerin yardımcı olabileceÄŸi bir diÄŸer durum da, yaÄŸlı gıdalar tüketmekten kaynaklanan bazı bak­terileri bedenden atmasıdır. Kısacası enzimler normal olma­yan hücreleri doÄŸrudan doÄŸruya bedenden atma iÅŸini üstle­nirler.

Hangi mekanizma olursa olsun, iyi çalışan enzimler kan­seri önleyebilir.
PiÅŸmiÅŸ yiyeceklerin tehlikeleriyle ilgili olarak Amerikan Kanser DerneÄŸi’nin son tanımlamaları şöyle: “Son araÅŸtırma­lar gösteriyor ki, yüksek ısıda piÅŸirilmiÅŸ hayvansal gıdalar, hayvanlarda bulunan ve kansere neden olan çeÅŸitli maddele­rin oranını artırıyor, ayrıca saÄŸlam ve yerleÅŸik DNA yapısını bozuyor.”5 Kansere bir açıklama getirirken, onun toksik olu­şumu göz önünde bulundurulduÄŸunda, 1990′da Ulusal Kan­ser Enstitüsü’nden. Dr. Richard Adamson tarafından yürütülen çalışmalar açıklayıcı niteliktedir. Yüksek ısıda piÅŸirilmiÅŸ et, balık ve kümes hayvanlarında, çok miktarda heterosiklik aromatik aminler (HAA) olarak bilinen, mutajen (mutasyon oluÅŸturabilen kimyasal ya da fiziksel etken) potansiyel oldu­ğunu görüldü. Bu HAA’lar, Adamson’un çalışmaları içerisin­de gördüğü en güçlü olanlardı ve bunların çok az miktarı bi­le DNA’da önemli hasarlar yaratabiliyordu.6 (Mutajenler kanserojendir demek doÄŸru olur.)

Kaliforniya’daki Lavvrence Livermore Ulusal Laboratuvarları’nda yapılan yeni araÅŸtırmalara göre, bu kadar ÅŸaşırtıcı so­nuçlan olan tek ÅŸey, yüksek ısıda piÅŸirilmiÅŸ et deÄŸildir. Laboratuvarda çalışan bilim adamı Mark Knize ve araÅŸtırma takımı ekmek, pirinç, yumurta, tofu ve glüten içeren sebzeli hamur iş­leri gibi çeÅŸitli besinlerin farklı piÅŸirilme teknikleri ve bunların sonuçlan üzerine çalıştılar, insan metabolizmasının bir benze­rini yaparak piÅŸirdikleri yiyecekleri denediler ve piÅŸirilmiÅŸ her yiyecekte mutajene rastladılar. Neredeyse her yiyecek, piÅŸiril­diÄŸi ısının yüksekliÄŸi oranında mutajen içeriyordu.

Protein: Kamu Yararına Çalışan Bilim Merkezi’nin (The Cen-ter for Science in the Public Interest) raporuna göre, ortalama bir Amerikalı, her gün ortalama 150 gram protein alıyor. As­lında sadece bunun bir kısmına ihtiyacımız var. Peki geri ka­lanı nereye gidiyor? Beden proteini depolayamaz. Besin sto­ku olan kan ve hücreler, fazla protein karşısında lenfatik sis­temle fazlalıkları atmaya kalkışır. Ancak lenfler, altından kal­kamayacakları kadar yük altına girdiklerinde, protein “tuzak”ları (tümörler) oluÅŸur ve bu da organ ve dokuların geri kalanını korumak için lenfleri sımsıkı kapar. Nobel ödüllü Dr. Otto VVarburg’un gösterdiÄŸi gibi, oksijen ikmali %30 ora­nında azaldığında, bu kapanmış hücreler zararlı kanser hüc­releri haline gelebilir.

Sağlıklı normal hücrelerin tersine, kanser hücreleri üre-mek için oksijene gerek duymaz. Kanserli hücreler bir bakı­ma bedeni fazla protein zehirlemesinden korumak için atık tüketirler. Ancak bu hayati taktik, kontrol edilemeyen ölüm­cül kansere neden olabilir.

Ne yazık ki, bizim işlenmiş ve pişirilmiş yiyeceklerimiz ölüdür ve hücrelerin ihtiyacı olan oksijenden yoksundur. Bel­li ki bu yoksunluk, hücreleri mutasyon ve kötülüğe maruz bı­rakır. Canlı besinler sadece az protein içermekle kalmaz; ay­nı zamanda alkali de barındırır. Beden fazla proteini atmaya uğraşırken, alkali gıdalar asidik ve toksik nitrojen birikimini nötralize etmeye yararlar.

Hipokrat SaÄŸlık Programı’nın ana unsuru olan çimlenmiÅŸ buÄŸday, Dr. Pnina Bar-Sella’ya göre kanserle savaÅŸ açısından doÄŸruluÄŸu kanıtlanmış canlı besinlere iyi bir örnektir. 1995′te, buÄŸday çimi özünde bulunan klorofildeki antimutajenik aktiviteler üzerine yaptığı çalışması ÅŸu sonuçları göste­riyor: “BuÄŸday özünde saptanan klorofil, metabolik aktivasyon için gereken kanserojenlerin mutajenik etkilerine engel olan aktif ana faktördür. Bulgular, eÅŸdeÄŸer ticari bileÅŸimler üzerinde de test edilmiÅŸtir.”

Beslenme ve kanser üzerine bir baÅŸka araÅŸtırma da, 1994′te Oregon Bilim ve Tıp Enstitüsü’nden (Oregon Institu-te of Science and Medicine) Arthur B. Robinson tarafından, fareler üzerinde yapılmıştır. AraÅŸtırma, protein eksikliÄŸinin kanserli hücrelerinin artmasını önleyen ana faktör olduÄŸu yönündedir. “Açıkça görülüyor ki, düşük proteinli yaÅŸ sebze ve meyvelerle beslenme, kanserin büyüme oranını düşüren en temel faktördür.”

Kanser ve beslenme arasındaki bu iliÅŸki üzerinde çalışan birçok doktor kendi beslenme alışkanlığım deÄŸiÅŸtirmiÅŸtir. New Jersey’deki Lawrenceville Kanser Korunma Merkezi (Protective Cancer Center in Lavvrenceville) yöneticisi Dr. Charles Simone, kanser ve beslenme arasındaki baÄŸlantıyı araÅŸtırmaya 1983′te baÅŸlamış ve o tarihten beri aÄŸzına tek bir lokma hamburger ve pizza koymamış, ailesini de bu beslen­me tarzına ikna etmiÅŸtir. “Benim çocuklarımı asla hamburger, dondurma ya da kekle kandıramazsınız,” diyerek övünmek­tedir.

Göğüs kanseri
Hayvansal ve oksijen yoksunu piÅŸirilmiÅŸ gıdalara daya­nan beslenme tarzlarının, kanser riskini önemli ölçüde artır­dığı açıktır. Bu özellikle dünya üzerinde yüzlerce, binlerce kadının muztarip olduÄŸu göğüs kanseri ile beslenme ÅŸekli arasındaki baÄŸlantıda açıkça görülebilir. (Bugün sadece Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde her yıl 182.000 kadm göğüs kanserine yakalanıyor.) DoÄŸrusu, ülkelerin hayvansal gıda tüketimi ile göğüs kanseri oranı arasmda doÄŸrudan baÄŸlantı kurulabilir. Çünkü yaÄŸ dokuları, östrojeni çeker. Göğüs kan­serinden kaçınmak için harika bir geliÅŸme, öyle deÄŸil mi? Se­çim, aÄŸzımıza ne koyduÄŸumuza dayanıyor. (Kanser – beslen­me iliÅŸkisinden, erkekler de payını alıyor. Hayvansal gıdalar, prostat dokusunu uyaran androjen adlı erkeklik hormonuna dönüşüyor. Androjenin onyıllar boyunca prostat dokusuna akması sonucunda, bu bez geniÅŸleyip kanserli hale geliyor.)

Kanser ve hayvansal yaÄŸlar arasındaki iliÅŸkiye yönelik ye­ni çalışmalar belli baÅŸlı tarımsal ilaçlarda, haplarda, yakıtlar­da ve plastikte bulunan sentetik ve hormon taklidi bileÅŸimle­re (xeno-östrojen ya da yabancı östrojen olarak adlandırılır) iÅŸaret ediyor. New York’taki Strang-Cornell Kanser AraÅŸtır­maları Laboratuvarı’nda (Strang-Cornell Cancer Research Laboratory) çalışan araÅŸtırmacılardan Devra Davis ve H. Leon Bradlovv, xeno-östrojenlere maruz kalmanın, geçen yıllar­da farklı farklı ülkelerdeki göğüs kanserine yakalanan kiÅŸi sayısındaki artışı açıklayabileceÄŸini belirtiyorlar. Ayrıca, bile­şimlerin erkeklerde giderek yaygınlaÅŸan üreme bozuklukları alanını geniÅŸleteceÄŸine inanmaktalar. Bilhassa testis kanseri, inmemiÅŸ testis (kriptorÅŸidik testis), idrar yolu bozukluÄŸu ve sperm eksikliÄŸi gibi.

Bedenimizdeki hücreler, iyi ve kötü dışsal uyarılara reak­siyon gösterirler. Yağ, kimyasal koruyucu, katkı maddesi ve tarım ilacı yüklü yiyecekler yediğimizde, hücrelerimizin ölümcül tümör transformasyonuna katkıda bulunmuş olu­ruz.
Birazdan okuyacağınız çarpıcı hikâye, ölümcül göğüs kanserine karşı verilen tam bir cesaret örneğidir. Şimdi anla­tacağım gerçek olay, yüzlerce inanılmaz hikâyeden sadece bi­ridir.

Göğüs Kanseri: Bir Sağlık Yolculuğu
SaÄŸlık problemlerim 1988 yılı Mayıs’ında baÅŸladı. Kendi­mi iyi hissediyordum ancak bir sabah uyandığımda, göğ­sümde içten gelen bir kaşıntı hissettim. Kaşırken, orada kü­çük bir top olduÄŸunu fark ettim. Hemen doktorumu arayıp aynı gün içinde bir randevu aldım. Daha önce bedenimde de­falarca iyi huylu kist oluÅŸmuÅŸ ve Nevv York’taki doktoruma enjeksiyonla aldırmıştım. Chicago’ya yeni taşınmıştım. Daha yeni gitmeye baÅŸladığım doktorum, benden mamogram çek­tirmemi istedi.
Teknisyenler durmadan filmimi çekiyor, bir hemşire de ters ters bana bakıyordu. Bir sorun olup olmadığını sordu ğumda, radyolog bana söyleyemeyeceğini ancak bu mamog-ramı yıllar önce çektirmiş olmam gerektiğini söyledi. Bu he­nüz hikâyenin başlangıcıydı.

New York’taki doktoruma gitmeye karar verdiÄŸimde, Chicago’daki doktorum bana üzerinde “kiÅŸiye özel” yazan kapalı bir zarf verdi. Ama ben dayanamayıp zarfı açtım ve yeni doktorumun, göğsümde rastlanan kütlenin kanserli ol­duÄŸunu yazdığını gördüm.

New York’taki doktorum, yeni bir mamogram çektirmem gerektiÄŸini söyledi. İlk çekilenin yanlış olma olasılığını düşü­nerek yenisini çektirdim. Doktorum, göğsümden parça alıp test edilmesi için laboratuvara gönderdi. Sonuç pozitifiti, doktorum bu kez de biyopsi yaptırmam gerektiÄŸini söyledi.

Chicago’ya dönerek, bana daha önce biyopsi yapan Chica­go Üniversitesi’ndeki güvendiÄŸim doktoruma tekrar gittim. Birkaç gün sonra, bana son sözünü söyledi. Parça kanserliy­di. “İyi huylu karsinoma” adı verilen bir hastalığım vardı.
Doktorum, göğüs ameliyatı olmam gerektiÄŸini söyledi. Üçüncü bir görüş almak için baÅŸka bir uzman doktora gittim, fakat hepsi aynı ÅŸeyi söylüyordu. Hatta, Northwestern Üni-versitesi’nde çalışan bir uzman, oraya ikinci kez gidiÅŸimde, kanserin göğüsümün tamamına nüfuz ettiÄŸini ve her iki göğ­sümün birden alınması gerekebileceÄŸini söyledi. Bir de yeni­den yapılandırıcı plastik cerrahi önerdi.

Mayıs ayının ilk iki haftası içinde göğsümdeki kütleyi fark etmiş ve biyopsi olmuştum. Bir hafta sonra da ameliyat olma planım yapılmıştı.

Bana, büyümekte olan kütlenin hava alacak şekilde bıra­kıldığında, çok hızlı bir şekilde büyüyeceğini söylediler (o nedenle biyopsinin hemen ardından ameliyat etmek istiyor­lardı). Doğruydu da. Bezelye kadar olan şey, neredeyse yum­ruğum kadar olmuştu.

İşte o zaman farklı bir alternatif aramaya başladım. Dün­yanın her yerini aradım. Alternatif yollarla kanseri yenmiş, ameliyata pek razı olmamış insanlarla ilişki kurmaya çalış­tım. Ne yazık ki göğüs kanserini ameliyat olmadan yenmiş tek bir kişi bile bulamadım. Sonrasında ise öncü olmaya ka­rar verdim.

Sonunda, ameliyat gününden birkaç gün önce Florida VVest Palm Beach’te bulunan Hipokrat Enstitüsü’nü buldum. Aradım ve hemen gelmek istediÄŸimi söyledim. Kafamda her ÅŸeyi planlamıştım.

O sıralarda, ameliyatımda bol ÅŸans dilemek için eÅŸim dos­tum beni arıyordu. Onlara kararımı açıkladığımda hepsi ÅŸoke oldular. “Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdılar ve hepsi be­nim intihara kalkıştığıma emindi. Tek istediÄŸim Chicago dı­şına çıkıp programa hemen baÅŸlamaktı. İşte o anda iyileÅŸme­ye baÅŸladım.

Hipokrat’ta beÅŸ hafta kaldım, çünkü programın tamamını öğrenmek istiyordum. Ama kısa zamanda, beÅŸ haftanm bile kovanın içinde sadece bir damlacık su kadar yetersiz oduÄŸunu anladım. Gerçekten hastaydım. Bedenimdeki toksinlerle birlikte stresi de atıyordum. Güçlüydüm de. İlk kırk gün için­de tümör küçülmeye baÅŸladı. Enstitüden ayrılıp eve gidiyor­dum. Çok uzun zaman geçmiÅŸti ve kendime gelmem kade­meli ilerleyen bir sürece yayılmıştı. BeÅŸ ay sonra Hipokrat’ı tekrar ziyaret ettim. Altı ay içinde tümör tamamen yok ol­muÅŸtu.

Zamanla daha iyi hissetmeye başladım. Haftada birkaç sa­at güzel zaman geçirecektim. Sonra haftada bir gün kendimi normal hissedecek ve sonunda çoğu zaman iyi olup çok az zaman kötü olacaktım.

Kanserden kurtulmanın yanı sıra, Hipokrat Progra­mı’ndan çok önemli bir ÅŸey daha öğrendim. Enerji seviyem ÅŸimdi çok daha yüksek. Cildim hızla yenilendi, saçlarım ne­redeyse eskisinin iki katı gür, tırnaklarım daha güçlü ve teni­min rengi çok daha iyi. Programa ve ilk ziyaretimden sonra geriye kalan kansersiz yıllarıma büyük bir inançla devam ediyorum.