Cep telefonu pandemisi

25 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Yeni salgın bu.. Cebinizi dikkatli kullanın, sağlığınızı olumsuz etkilemesine izin vermeyin.

Dünya çapında bir salgınla, yani bir pandemi ile karşı karşıyayız. Hem de gelmiÅŸ geçmiÅŸ tüm virüsleri kıskandıracak boyutta bir salgınla. Ama bu pandeminin sebebi ne grip… ne HIV…ne hepatit B… ve ne de bir baÅŸka virüs.

Sözünü ettiğim salgın cep telefonu pandemisi.
Ülkemizde 35 milyon kişinin cep telefonuna sahip olduğu ileri sürülüyor. İçecek ayranı olmayanların ve ilkokul çocuklarının bile ‘cebi’ olduğuna göre, doğrudur herhalde. Dünyada ise 3 milyardan fazla insanın cep telefonu olduğu hesaplanıyor ve bu gidişte yakın bir gelecekte ‘cebi’ olmayan kalmayacak yeryüzünde.

Ceplerin ne kadar iÅŸe yaradığını, hayatımızı ne kadar kolaylaÅŸtırdığını, hatta kimi zaman can kurtarıcı bile olabildiÄŸini… herkes biliyor. Ancak, bu mucize aletlerin ‘ bilinçsiz ve aşırı kullanımının’ saÄŸlığımızı ciddi ÅŸekilde etkilemesi de muhtemel.

Cep telefonları, 900-1800 MHz arasındaki mikrodalgaları bir anten aracılığı ile alan ve yayan düşük enerjili bir tür küçük radyolardır. Bu mucize aletlerin, yarattıkları ‘elektromanyetik radyasyon’ ve lokal ısı ile sağlığımızı etkilemelerinden endişe duyuluyor. Bu konuda yapılmış pek çok epidemiolojik ve deneysel laboratuar araştırmaları var.

Mesela, kedi ve tavşanlar üzerinde yapılan araştırmalar, cep telefonlarının beynin elektrik aktivitesini değiştirebileceklerini, hücrelerin çoğalma hızını, enzim aktivitelerini ve hatta genleri etkileyebileceklerini gösteriyor. Bu bulguların insanlar için ne kadar geçerli olduğu tam belli değil. Henüz sinek küçük, ama mide bulandırıyor.

‘Cep’ beyin tümörü ilişkisi
Cep telefonları en fazla beyin tümörlerine sebep olmakla suçlanıyorlar. Gerçi cep ile bu tümörler arasında bir ilişki olmadığını gösteren araştırmalar da var ancak, bunun aksini iddia edenler de var. İşte bunlardan birkaçı:

İki yıl önce İsveç’de yapılan bir araştırmada ‘cep’ ile 2 bin saatten fazla konuşanlarda beyin tümörü riskinin hiç cebi olmayanlara göre yüzde 240 fazla olduğu belirlenmişti.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından da desteklenen ve İngiltere ve Almanya’da yürütülen araştırmalar da ‘glioma’ türü beyin kanseri riskinin 10 yıldan uzun süre cep kullananlarda yüksek olduğunu gösteriyor.

Bir başka araştırmada ise ‘akustik nörinoma’ isimli selim beyin tümörlerinin cep sahiplerinde 4 misli fazla olduğu sonucuna ulaşıldı.

Tabii ki her cep telefonu kullanan beyin kanseri olmuyor ve olmayacak da. Tıpkı ‘sigara-kanser ilişkisi’ gibi. Her sigar içen kansere yakalanmadığı gibi, kanser ancak yıllar sonra gelişiyor.

Mesela, 10 yıldır sigara içenlerde akciğer kanseri sıklığı, hiç içmeyenlerden çok farklı değildir, ama bu araştırma 20 yıldan fazla zamandan beri sigara içenlerde yapıldığında akciğer kanserlilerin yüzde 90’ının sigara tiryakisi olduğu ortaya çıkar.

Benzer şekilde, beyin tümörlerinin gelişimi için de 15-20 yıllık bir süre geçmesi gerekir. Oysa, ceplerin kullanımı ancak son 10, hatta 5 yıl içinde çok yaygınlaştı ve yoğunlaştı. Uzun vadedeki etkileri gösteren bir araştırma yok ne yazık ki.

Çocuklar büyük risk altında
Beyin tümörü bakımdan, özellikle çocuklarımız büyük risk altında. Cep kullanma yaşının anaokulu seviyesine indiÄŸini ve giderek de arttığını… ve daha da artacağını göz önüne alacak olursak çocuklarımızın beyin tümörü için ne büyük bir risk altında oldukları apaçık ortaya çıkar. Üstelik, hayatımıza giren elektromanyetik alanların da giderek arttığı bir çaÄŸda.

Buna bir de, çocukların kafa taslarının erişkinlere göre daha ince olmasını (bu daha fazla radyasyona maruz kalmak demek) ve çocuklarda bölünen hücrelerinin daha çok olmasını (bu, bölünen hücreler kanserojen faktörlere daha duyarlı demek) da eklerseniz tehlikenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır.

Gelelim neticeye
Cep, herkes ama özellikle çocuklar ve hamile hanımlar için çok ciddi bir tehlike. Mümkün olduğu kadar kısa konuşun. Kullanmadığınız zaman üzerinizde taşımayın. Açık telefonu yastığınızın altına, başucunuza koymayın, hatta yatak odasında bile bulundurmayın. Ararken bağlantı sağlanana kadar telefonu kulağınıza dayamayın. Konuşurken de telefonu kulağınıza olabildiğince uzakta tutun; daha iyisi kulaklık kullanın. Uzun konuşmalarda kulak değiştirin. Sinyal azken aramayın ve konuşmayın.

Tabii bir de, ‘birileri’ çocukların cebe özendirilmelerine ve cep reklamlarında kullanılmalarına hemen dur demeli.

Star- Ahmet R. Küçükusta

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54170&cat=220&dt=2008/02/04

Kalp krizi riskini azaltan ÅŸurup

24 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Öksürük ÅŸurubunda kullanılan “enasetilsistein” isimli maddenin kalp krizi riskini azalttığı tespit edildi

Diyarbakır Dicle Üniversitesi(DÜ) Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kenan İltimur, öksürük şurubunda bulunan bir maddenin kalp krizi riskini azalttığını tespit etti.

Eczanelerde herkesin alabildiği ve reçetesiz satılan şurubu 60 hasta üzerinde deneyen İltimur, bu çalışmasından dolayı Genç Araştırmacılar Ödülü aldı.

Yrd. Doç. Dr. İltimur, yaptığı araÅŸtırmalar sonucunda öksürük ÅŸurubunda kullanılan “enasetilsistein” isimli maddenin kalp krizi riskini azalttığını tespit ettiÄŸini söyledi.

Düzenlediği basın toplantısında yaptığı araştırmayı anlatan İltimur, bu tespit için şurubu 60 hasta üzerinde denediğini dile getirdi.

Şurubu denediği hastalarda kalp krizi riskinin azaldığının görüldüğünü anlatan İltimur, araştırmalarında kullandıkları enasetilsistein maddenin çoğunlukla günümüzde öksürük şurupları içinde bolca bulunan bir madde olduğunu dile getirdi.

İltimur, “Bu madde özellikle piyasada çok bulunan vermidon ve parasetamol ilaçlarının aşırı kullanmasına baÄŸlı zehirlenmelerde kullanılıyor. Öksürüğe baÄŸlı olan ilaçlarda kullanılıyor. Son dönemlerde özellikle anjiyo esnasında meydana gelen böbrek yetersizliÄŸine baÄŸlı durumlarda kullanılmaya baÅŸlandı. Orada da çok etkili olduÄŸu göründü. Biz de kalp krizi sonrasında acaba meydana gelen kalp yetersizliÄŸine karşı bu ilacı kullanırsak faydası olur mu diye düşündük. 60 kalp krizi geçiren hastanın 30′una bu ilacı verdik. 30′na ise bu ilacı vermedik. ÇeÅŸitli parametrelere baktık. Bu parametreler hem kısa dönemde, hem de ileriki dönemde kalbin fonksiyonlarını deÄŸerlendirdik. Bu fonksiyonlar ile 3′cü gün ile 6′ıncı ayı karşılaÅŸtırdık ve 3′cü günkü deÄŸerlerde aşırı derecede bir farklılık olmasa da 6′ıncı ayda kalp fonksiyonlarının daha iyi olduÄŸunu saptadık. 30 hastanın tümünde kalp fonksiyonlarının düzeldiÄŸini gördük. Hiç bir hastamızda yan etki görülmedi.” diye konuÅŸtu.

İltimur’a bu tespiti nedeniyle Uluslararası Kardiyo Vosküler Formokoloji DerneÄŸi, Genç AraÅŸtırmalar Ödülü verdi.

Cihan

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54216&cat=220&dt=2008/02/04

Bunları yiyin kanser olmayın

23 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Kanserin en önemli düşmanı olan yiyeceklerin listesi…

Kanserlerin bir kısmı ailevi ve kalıtsalken, bir kısmı da çevresel faktörler sonucu ortaya çıkıyor.

Fiziksel hareketi artırarak ve uygun beslenme planı yapıp, dengeli ve kaliteli beslenerek kanser türleri üçte bir oranında önlenebilir.

Diyetisyen Tuğçe Aytulu kansere karşı alınabilecek önlemleri bir bir sıraladı…

Fiziksel aktiviteyi artırarak ve enerji alımına dikkat ederek, vücut ağırlığınızı ideal kilo aralığı içinde sabit tutun.

Haftada 3 gün en az 30 dakika yürüyüş, yüzme, bisiklet, step gibi egzersizler yapın ve bunu ömür boyu sürdürün.

Yeterli ve dengeli beslenin. Besin çeşitliliğine dikkat edin.

YaÄŸ tüketimini azaltın, yaÄŸlı etlerden mümkün oldukça uzak durun. Aldığınız yaÄŸların, toplam günlük kalorinin %30′unu geçmemesine dikkat edin. Doymamış yaÄŸ asidi içeren yaÄŸları (soya, zeytinyağı, mısırözü, ayçiçeÄŸi, kanola yağı ve bir tür balık yağı olan omega-3) tercih edin.

Fazla yağlı kırmızı etler yerine, tavuk ve balık etini tercih edin.

Aşırı tuzdan sakının. Günlük tuz tüketimi 5-6 gram olmalıdır.

Turşu ve salamura gibi fazla tuzlu yiyecekleri az miktarda tüketin.

Günlük 25-30 gram posa (tam tahıl ürünleri, meyve, sebze, kuru baklagiller, yağlı tohumlar) tüketin Kabuklu yenebilen meyveleri, kabuklarıyla birlikte tüketin.

Günde en az 3-5 porsiyon sebze ve meyve tüketin. Koyu yeşil yapraklı ve sarı renkli sebzeleri tüketmeye özen gösterin. Brokoli, brüksel lahanası, karnabahar, lahana tüketmeye çalışın.

Sarımsak ve soğanı özellikle çiğ olarak tüketin.

Sebze yemeklerini az suda veya kendi suyu ile pişirin ve hemen tüketin.

Günde 2 porsiyon kuru baklagil yemekleri tüketin.

Ekmeğin kepekli olanını tercih edin.

Kimyasal koruyuculu hazır yiyecekler yerine doğal besinlerle beslenmeyi tercih edin.

A, C, D, E vitaminleri, riboflavin, tiamin, folik asit, pantotenik asit ile çinko, iyot, kalsiyum, demir, selenyum ve molibden gibi mineralleri yeterli miktarda alın.

Kalsiyum bakımından zengin olan gıdalardan az yağlı olanları tercih edin. Günde 2- 3 bardak yağı azaltılmış süt ve/veya süt ürünleri ile beslenin.

Besinlerin saklama koşullarına dikkat edin.

Yiyecekleri hazırlarken kızartma, kavurma, tütsüleme yerine ızgara, fırında, buğulama, haşlama gibi pişirme yöntemleri kullanın. Mutlaka kızartma yöntemiyle pişirmeniz gerekiyorsa 150 derecenin altında ve çok az yağ ile pişirin.

Alkol kullanmamayı tercih edin. Eğer alkol kullanıyorsanız, haftada 3 kez 1 kadehi aşmamaya özen gösterin. Her gün alkol tüketenlerin, folik asit içeren bir multivitamin kullanmaları önerilir.

Tütün ve tütün ürünleri kullanmayın. Kapalı, sigara içilen ortamlardan uzak durun. Tütün çiğnemenin, sigara ve nargile içmenin veya sigara dumanına maruz kalmanın çeşitli kanserlere neden olduğu artık herkes tarafından biliniyor.

HAYVANSAL YAÄžLARDAN UZAK DURUN
Beslenmedeki toplam yağın ve özellikle de doymuş (satüre) yağ asitleri bakımından zengin olan hayvansal yağların fazla olmasının, bazı kanser türlerinin gelişmesi riskini artırdığını gösteren çalışmalar vardır. Kolon ve rektum kanserleri, postmenopozal kadınlardaki meme ve endometrium kanserleri, pankreas, böbrek kanserlerinin oluşumunda hayvansal yağların etkisi büyüktür.

İŞTE KORUYUCU BESİNLER
Bazı sebzeler (lahana, brokoli, salatalık, maydanoz, biberiye, soya fasulyesi) içerdikleri bazı maddelerle kansere karşı koruyucu etki gösteriyor.

Antioksidanlar (C vitamini, E vitamini, Betakaroten, Selenyum, Çinko) kansere karşı koruyucudur.

Kuru baklagiller, tam tahıl ürünleri, meyveler ve sebzeler posa kaynağıdır. Bu da kansere karşı koruyucudur.

YeÅŸil çay “kateÅŸin”dir. KateÅŸin bazı kanserleri önlemede çok etkilidir. Bunun için yüksek dozlarda yeÅŸil çay içmeye gerek yok. Günde dört fincan yeÅŸil çay yeterlidir. Ancak çayın aşırı sıcak olarak ve sürekli içilmesi, özefagus kanseri sıklığını belki artırabilir.

HASTALIĞI MORALLE YENİN
Hastalar, kanser olduklarını bildikleri anda hayata küsüyor. Oysa kanserken en önemli ÅŸey moralli olmak. Kendini bırakmak yerine savaÅŸmak gerekiyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, hastaların kanserle nasıl mücadele edebileceÄŸinin sırrını verdi. İşte altın deÄŸerinde öğütler…

Kişi, teşhis konduktan sonra neler yapmalı? Kanser tanısı konulan kişilerin hayatında fizyolojik, psikolojik ve sosyal önemli değişikler izlenebilir. Tanı aşamasından başlayarak bazı psikolojik uyum süreçleri ortaya çıkar. Tanı için gerekli incelemelerin yapıldığı dönemde kişide kanser olma kaygısı ve bununla ilişkili olarak uykusuzluk, sinirlilik, aşırı endişe gibi belirtiler izlenebilir. Kanser tanısı alınmasından sonraki dönemde ise hastalar birçok psikolojik sorun ile karşı karşıyadır.

Bunlar arasında uyum bozukluğu, depresyon, anksiyete bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, cinsel fonksiyon bozuklukları, uyku bozuklukları, psikosomatik bozukluklar gibi kişinin hayatını ve medikal tedavi sürecini ciddi olarak etkileyebilen sorunlar bulunur.

Bu sebeple hastaların kanser ve kanser tedavisi ile ilgili acı veren, yıkım yaratan, fiziksel ve duygusal sorunlar ve yaşam tarzı değişimleri ile nasıl baş edebileceğinin öğretilmesini hedefleyen psikolojik destek ve tedavi yaklaşımları büyük önem taşımaktadır.

Hastalığını inkar edenler oluyor mu?
Hayatı tehdit eden bir tanı karşısında hastanın ilk tepkileri aşırı üzüntü, öfke, ya da hastalığı inkâr, inanamama olabilir. Karışık duyguların yaşandığı bu birkaç haftalık dönemi takiben kişinin durumu kabullenmesi ve tedavi arayışına girmesi beklenir. Ancak bazı durumlarda hastalığı inkâr uzun sürebilir. Bu inkâr sebebiyle kişi tedaviyi reddedebilir. Aşırı sinirli tepkileri çevresiyle olan ilişkilerini bozabilir.

Ya da yaşadığı ağır çökkünlük sebebiyle kişi hastalıktan başka bir şey düşünemez hale gelebilir. Kimi zaman radyoterapi, kemoterapi ya da cerrahi tedavilerin kendileri birer korku kaynağı olabilir. Bu durumlarda mutlaka bir psikiyatrik yardım alınmalıdır. Hastanın kaygıları, gelecekle ilgili endişesi, kendini değerlendirmesi, olumsuz duygu ve düşüncelerinin ele alınması, gerekiyorsa psikiyatrik ilaç tedavisinin uygulanması ile sorunlar çözülebilir. Stresin vücudun bağışıklık sistemi üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Stresle baş etme tekniklerinin öğrenilmesi ile bu olumsuz etki ortadan kaldırılabilir.

Hastanın kaygıları ne zamana kadar sürer?
Kanser tedavisinin etkili olması ile birlikte her ne kadar hasta bir rahatlama yaşasa da, bazen hastalığın tekrarı ya da metastazla ilgili aşırı kaygılar devam edebilir. Kişi her an vücudunu dinleyip her türlü bedensel algısını kanserin tekrarı biçiminde yorumlayabilir.

Rutin kontroller ve muayenelerin her biri günlerce süren gerilim ve huzursuzluklara yol açabilir. Hastalığın tekrarlaması durumunda ise kişide yine şok olma, inanamama, inkâr, sinirlilik, uykusuzluk belirtileri izlenebilir. Bu dönemi takiben reaktif depresyon ve kaygı bozuklukları gelişebilir.

Hastanın ağrısı varsa, geçmişte psikiyatrik bozukluk geçirmişse, sosyal desteği azsa, yaşamında henüz tamamlamadığı işleri mevcutsa, kanser sebebiyle günlük yaşamında aksamaları yoğun yaşıyorsa bu dönemde bir ruhsal hastalık geçirme ihtimali çok daha yüksektir.

BOL BOL GÜLÜMSEYİN
Kanser önlenebilir. Yeter ki buna inanın. Kendinizi iyi hissedin. Bol bol gülümseyin. Hayatınıza yeni bakış açıları kazandırın. Kanseri hayatınızı etkileyen bir sorun olmak yerine kişi için yeni bir bakış açısı, yaşamında olumlu adımlar atmasını sağlayacak fırsatların kapısı olabileceğini unutmayın. Yaşadığınız zorluklar karşısında göstermiş olduğunu z mücadele sizin kanseri yeneceğinizi gösterir.

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54304&cat=220&dt=2008/02/05

20 yaÅŸ diÅŸi baÅŸa bela

22 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Vakit geçirmeden bir diÅŸ hekimine baÅŸvurun…

Yirmi yaÅŸ diÅŸlerinin (3. büyük azı, akıl diÅŸi) çeneleri açmada zorluk, aÄŸrı, ÅŸiÅŸlik ve ağız kokusu yaptığını belirten uzmanlar; ‘20 yaÅŸ diÅŸi civarında sürekli ÅŸiÅŸlik oluÅŸan kiÅŸiler vakit geçirmeden diÅŸ hekimine baÅŸvurmalı’ uyarısında bulunuyor.

Bursa il SaÄŸlık Müdürlüğü Ağız ve DiÅŸ SaÄŸlığı Åžube Müdürü Nagihan Bedir, 20 yaÅŸ diÅŸlerinin yer darlığı nedeniyle tam olarak süremediÄŸi durumda, yemek artıklarının da birikmesiyle iltihap odağı haline gelebileceÄŸini söyledi. 20 yaÅŸ diÅŸlerinin çeneleri açmada zorluk, aÄŸrı, ÅŸiÅŸlik ve ağız kokusu yaptığını belirten DiÅŸ Hekimi Bedir; “Antibiyotik kullanılır ancak 2 -3 ayda bir akut durum tekrar eder. 20 yaÅŸ diÅŸi civarında sürekli ÅŸiÅŸlik oluÅŸan kiÅŸiler diÅŸ hekimine baÅŸvurmalıdır. DiÅŸ hekimi ilgili yerden röntgen çekerek, diÅŸin pozisyonu ve yer darlığı olup olmadığını kontrol eder ve diÅŸ çekim kararını verir. Yirmi yaÅŸ diÅŸinin pozisyonu yatay konumdaysa diÅŸ dizisindeki diÄŸer diÅŸlere basınç uygulayarak, yanındaki diÅŸ kökünün erimesine, diÅŸlerde aÄŸrı oluÅŸmasına sebep olabilir. DiÅŸleri çapraşık olan kiÅŸilerde çapraşıklığın artmasına sebep olur.” dedi.

DiÅŸleri çapraşık olmayan birey zamanla diÅŸlerinin sıkışmaya baÅŸladığını hissederse, zaman kaybetmeden diÅŸ hekimine muayene olmasını tavsiye eden Bedir, şöyle devam etti: “Sebep yatay konumda olan ve diÅŸ kavsine baskı yapan yirmi yaÅŸ diÅŸi olabilir, hemen çekilmelidir. Gömük diÅŸlerin sebep olduÄŸu kistik vakalar da vardır. OluÅŸan kist çevresindeki kemiÄŸin yıkımına ve diÅŸlerin yer deÄŸiÅŸtirmesine sebep olabilir. Bu durumda gömük diÅŸ muhakkak çekilmeli ve kist kürete edilmelidir. Gömük yirmi yaÅŸ çekimleri; çene kemiÄŸini aÅŸmış, üzerinde sadece mukoza olan diÅŸlerde, mukozanın bistüri ile kesilmesi ile diÅŸin açığa çıkarılarak alınması, çene kemiÄŸi içersinde gömülü olan diÅŸlerde ise üzerindeki kemik dokusunun kaldırılarak, çevredeki anatomik oluÅŸumlara zarar vermeden diÅŸin çıkartılması iÅŸlemidir, müdahale sonrası diÅŸeti dikilir. Hekimin operasyondan sonraki uyarılarına dikkat edilmelidir. Hekimin proflaktik olarak verdiÄŸi ilaçlar alınmalı, yara yeri dil ile kurcalanmamalı, soÄŸuk kompres uygulanmalıdır.”

GÖMÜK DİŞLERİN ÇEKİMİNE HEKİM KARAR VERMELİ
Hastaların ‘yirmi yaÅŸ diÅŸi ameliyatı’ sözünden çekindiÄŸini anlatan Bedir, her sorun yaÅŸadıklarında, gömük diÅŸin çekimi yerine antibiyotik kullanıldığını kaydetti.

Bedir; “Ancak ilaç kullanımı ile akut durum baskı altına alınmış olur, bir müddet sonra tekrar diÅŸ kendini hatırlatır, gereksiz yere sürekli antibiyotik kullanılmış olur. Etken olan diÅŸ ortadan kaldırılmadıkça, sorun karşımıza çıkacaktır. Gömük diÅŸler, aynı zamanda hiçbir problem yaratmadan bir ömür boyu ağızda kalabilmektedirler. Gömük yirmi yaÅŸ diÅŸin çekim kararı hekim tarafından, gerekli röntgen tetkikleri yapılarak, avantaj ve dezavantajları yönünden deÄŸerlendirilerek ve hasta menfaatleri ön planda tutularak verilir. 6 ayda bir yapılan düzenli diÅŸ hekimi ziyaretleri, hekimin hastanın aÄŸzındaki her türlü deÄŸiÅŸimi takip edebilmesi ve oluÅŸmuÅŸ olan problemin bir an önce tedavi edilmesi için çok önemlidir.” diye konuÅŸtu.

Cihan

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54338&cat=220&dt=2008/02/05

KuÅŸ gribi İstanbul’a yaklaÅŸtı

21 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Kocaeli’de bir köy karantina altında…

Sakarya’nın Kaynarca ilçesi Yeniçam köyünde görülen tavuk ölümlerinin ilk tespitlere göre kuÅŸ gribinden kaynaklandığı bildirildi. KuÅŸ gribi nedeniyle Yeniçam köyü ile Kocaeli’nin Kandıra ilçesi Sarıgazi köyü karantinaya alınarak kümes hayvanları itlaf edildi.

Kaynarca ilçesine baÄŸlı Yeniçam köyünde önceki gün görülen tavuk ölümleri üzerine İl Tarım Müdürlüğü, ölen hayvanları Pendik Veteriner Kontrol ve AraÅŸtırma Müdürlüğü’ne gönderdi. Yapılan ilk laboratuvar testinde ölen hayvanlarda kuÅŸ gribine rastlandı. Bunun üzerine Yeniçam köyü ile bu köye komÅŸu, Kandıra’ya baÄŸlı Sarıgazi köyü karantinaya alındı. Buradaki kümes hayvanlarının tümü tarım il müdürlüğü ekiplerince dün gece itlaf edildi.
Köylere hayvan giriş ve çıkışları yasaklandı. Köye giren ve çıkan araçlar tarım il müdürlüğü ekiplerince durdurularak dezenfekte ediliyor.

Sakarya Valisi Hüseyin Atak yaptığı açıklamada, Kaynarca’daki köyde kuÅŸ gribine rastlandığını doÄŸruladı. Konuyla ilgili tüm tedbirlerin alındığını ifade eden Atak, “Üzgünüz ancak böyle bir olay var. Konuyla ilgili kesin test sonuçları geldikten sonra açıklama yapacağız.” diye konuÅŸtu.

Sakarya Tarım İl Müdürü Abdurahman Çakar, ilk test sonuçlarına göre kuÅŸ gribine rastlandığını belirtti. Köydeki kümes hayvanlarının itlaf edildiÄŸini ve gerekli tedbirlerin alındığını vurgulayan Çakar, “Yeniçam köyü ile bu köye komÅŸu olan Sarıgazi köyünde karantina uygulaması baÅŸlattık. Köylere hayvan giriÅŸ ve çıkışları yasak. Kanatlı hayvanlar toplanarak itlaf edildi.

Cihan

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54353&cat=220&dt=2008/02/05

Ağrı kesicilere dikkat edin

20 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Özellikle de 60 yaÅŸ üstü kiÅŸiler büyük risk altında…

İzmir Atatürk AraÅŸtırma ve Uygulama Hastanesi Nefroloji KliniÄŸi Åžefi Doç. Dr. Mustafa Cirit, “non-streoid” olarak adlandırılan bazı aÄŸrı kesicilerin insanların böbreklerinde büyük tahribatlara yol açtıklarını söyledi.

Özellikle 60 yaş üstündeki kişilerin büyük risk altında olduğunu ifade eden Cirit, böbrek rahatsızlığı olanların bu tür ağrı kesicileri kullanırken dikkatli olmalarını ve doktorlarına danışmaları gerektiğini dile getirdi.

Doç. Dr Cirit, “Non-streoid olarak adlandırdığımız bu tür aÄŸrı kesici ilaçlar böbreklerde ve böbrek içindeki kılcal damarlarda tahribata yol açıyor. Diyalize giren hastaların büyük bir kısmı analjezik nefrotoloji olarak sınıflandırdığımız bu ilaçların kullanımından etkilenen hastalardır. Avustralya’da yapılan bir araÅŸtırmada diyalize giren hastaların yüzde 20’sinin bu tür ilaçları kullananların oluÅŸturduÄŸu görülünce ilaçların kullanımına kısıtlama getirilerek yalnız ortopedi ve travmatoloji ile fizik tedavi uzmanlarının bu ilaçları yazmalarına izin verilmiÅŸ. Belirli bir süre sonra bu ilaçların kullanımına baÄŸlı olarak diyalize girmek zorunda olan hastaların oranın yüzde 20′ler den yüzde 3′lere düştüğü görülmüş.” dedi.

Doç. Dr. Cirit, Türkiye’de bilinçsiz ilaç kullanma alışkanlığının yaygın olduÄŸunu ve bundan vazgeçilmesi gerektiÄŸini de sözlerine ekledi.

Cihan

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54358&cat=220&dt=2008/02/05

Stresli hamilelik çocuğu şizofren yapıyor

19 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Hamilelik döneminde yoğun stres yaşayan kadınların çocukları şizofren teklikesiyle karşı karşıya

Gebeliğin ilk dönemlerinde ağır stres altında bulunan kadınların çocuklarının şizofreni olma riskinin daha yüksek olduğu ortaya çıktı.

Manchester Üniversitesi’ndeki araştırma sonucunda, hamileliğin ilk üç ayında yakın bir akrabanın ölümüyle karşılaşan kadınların çocuklarında şizofreni ve bağlantılı rahatsızlıklar riskinin yüzde 67 daha fazla olduğu ortaya çıktı. Araştırmacılar, stresli dönemde annenin beyninin saldığı kimyasalların embriyonun henüz yeni gelişmekte olan beyni üzerinde doğrudan etkisi bulunduğunu belirtti.

Ağır bir tedavi gerektiriyor
Şizofreni, ağır bir ruh hastalığı. Sebebi tam olarak bilinmese de beyindeki kimyasal ve yapısal değişiklikler ile genlerden kaynaklandığı biliniyor. Şizofreni, alevlenme ve yatışma dönemleri ile seyrediyor. Hastalar, ilaç tedavisiyle çoğunlukla günlük yaşamlarına adapte olabilirler.

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54458&cat=220&dt=2008/02/06

Bebeğinize en büyük kötülüğü siz yapıyorsunuz

18 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

ONA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ SİZ YAPIYORSUNUZ!
Beslenme özellikle yeni doğan bebekler için çok önemli. Peki yeni dünyaya gelen bebekler nasıl beslenmeli ve nelere dikkat edilmeli?

Özellikle yenidoÄŸan bebek için en ideal besin anne sütü olduÄŸuna dikkat çeken uzmanlar, “YenidoÄŸan bebeÄŸi en güzel nimetlerden biri olan ve daima hazır bir ÅŸekilde sunulan anne sütünden mahrum bırakmak belki de ona karşı yapılacak en büyük kötülüktür” uyarısında bulundu.

sağlık,bebek

Bursa Çekirge Çocuk Hastalıkları Hastanesi Çocuk Hastalıkları, Gastroentoloji ve Beslenme Uzmanı Dr. Fatih Ünal, anne sütünün bebeğin büyüme ve gelişimine katkıda bulunmasının yanı sıra; Kognitif özelliklerinin, IQ ve entelektüel performansının gelişimine ve enfeksiyon hastalıklarına ve alerjiden korunmasına katkısı olduğunu söyledi.

Dr. Ünal, “Anne sütünden daha fazla yararlanabilmek için annenin buna doÄŸum öncesi ve doÄŸum sonrası psikolojik olarak hazırlanmış olması gerekmektedir. BebeÄŸi de doÄŸar doÄŸmaz ilk 1-2 saat içinde anne göğsüne yatırılması saÄŸlanmalıdır. Böylece prolaktin salınımı için gerekli mesaj beyine gönderilir ve bebeÄŸin hemen emmesi saÄŸlanır, aynı zamanda bu davranışla anne ve bebek arasında tensel temas ve psikolojik baÄŸ da saÄŸlanmış olur. Annenin bebeÄŸini emzirme sıklığı tamamen bebeÄŸe baÄŸlı olmalıdır. Anne sütünün yetip yetmediÄŸi tartı, dışkı ve idrar çıkışına baÄŸlı olmalıdır. DoÄŸumu takiben 3. günde 3 ıslak bez ve ilk haftanın sonunda 4 ıslak bezin olması anne sütünün yeterli olduÄŸunu gösterir. İlk 6 ay bebeÄŸe sadece anne sütü verilmeli su dahi verilmemelidir. EÄŸer anne çalışıyorsa ve iÅŸe baÅŸlayacaksa annenin sütünün buz dolabında, buzluk ve derin dondurucu da saklayabileceÄŸi anlatılmalı bebek gereksinim duyunca sıcak suyun içine oturtulup çözündükten sonra vücut ısısına ulaşınca bebeÄŸe verebileceÄŸi belirtilmelidir.” dedi.

Anne sütünde bulunan suda eriyen ve yağda eriyen vitaminlerinin miktarı -D ve K vitamini dışında yenidoğan bebek için yeterli olduğunu dile getiren Dr. Ünal, bunun için yenidoğan bebeğe doğar doğmaz K vitamini prematürelere 0.5 mg, temrinde doğan bebeğe 1 mg yapılması gerektiğini kaydetti.

Yapılan araÅŸtırmalarda Türkiye’de bebeklerde, Nutrüsyonel demir eksikliÄŸi anemisinin sık gözüktüğünü anlatan Dr. Ünal, “Bunun sonucunda süt çocukluÄŸu döneminde demir takviyesi alanlar ile demir takviyesi almayanlar arasında 6 puan zeka farkı olduÄŸu gösterilmiÅŸtir. Sonuçta anne sütü alan bebeÄŸe rutin olarak demir preparatı baÅŸlanmalıdır. EÄŸer bebek yeterli anne sütü alıyor, annenin beslenmesi iyi ve ilk bebek ise 6. ayda demir preparatı baÅŸlanmalıdır. Anne daha önce doÄŸum yapmış ve annenin beslenmesi bozuk ise bebeÄŸe 4. ayda demir preparatı baÅŸlanır. Anne sütünü herhangi bir sebepten alamamış bir bebeÄŸe ise eÄŸer adapte mama ile besleniyorsa ilk 6 ay demir takviyesi gerekmemektedir. Bebek 6. aydan sonra da demir takviyeli mama ile besleniyorsa ilave yine demir takviyesi gerekmez. Fakat İnek sütündeki demir konsantrasyonu anne sütünden fazla olsa da emilimi anne sütünden düşük olduÄŸu için, sonuçta inek sütü ile beslenen bebeÄŸe 6. ayda demir takviyesi gereklidir.” diye konuÅŸtu.

Kaynak: http://h2.haberturk.com/01Detay.aspx?ID=5325&Kat=5&dt=2008/02/06

Tansiyon ilaçları Parkinson riskini azaltıyor

17 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Yüksek tansiyon hastalarının kullandığı ilaçların Parkinson’a yakalanma riskini azalttığı ortaya çıktı

Yüksek tansiyon hastalarının kullandığı bazı ilaçların Parkinson hastalığı riskini azaltabileceği ortaya çıktı.

İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araÅŸtırma, damar büzülmesini azaltan ilaçlarla uzun süre tedavi olan yüksek tansiyon hastalarının, ellerde titreme, hareketlerde yavaÅŸlamayla beliren sinir sistemi hastalığı Parkinson’a yakalanma riskinin, bu tür ilaçları kullanmayanlara göre yüzde 28 düşük olduÄŸunu ortaya koydu.

İngiltere’de 40 yaşın üzerinde 7 bin erkek ve kadını inceleyen Bale Üniversitesi’nden Christoph Meier ve ekibi, bu tür yüksek tansiyon ilaçlarının, kalsiyumun kalp hücreleri ve kan damarlarına girmesini engelleyerek kan basıncını düşürdüğünü, bunun da kan damarlarının geniÅŸlemesini ve kalbin en az düzeyde kasılmasını saÄŸladığını belirtti. Aynı etki diÄŸer yüksek tansiyon ilaçlarında görülmedi.

Amerikan Nöroloji Akademisinin “Neurology” dergisinde yayımlanan araÅŸtırmada, yüksek tansiyon ilaçları Dilacor, Adalat, Cardazem, Procardia ve Covera’nın etkileri incelendi.

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54587&cat=220&dt=2008/02/07

Yılda iki kere kan verin

16 Aralık 2010 Yazan  
Kategori Saglik Haberleri

Düzenli kan vermek vücudu yeniler, sağlıklı yaşamın kapılarını açar..

Memorial Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarlar Koordinatörü Doç. Dr. Kenan Keskin, yılda iki kez kan vermenin, vücudu yenilediğini bildirdi.

Keskin, her yıl yüzlerce kiÅŸinin hastalık ya da kaza sonrası kan bulunamadığı için hayatını kaybettiÄŸine iÅŸaret ederek, buna karşılık, son yıllarda yapılan araÅŸtırmaların Türkiye’deki yıllık kan bağışı oranının nüfusun yüzde 1′i kadar olduÄŸunu gösterdiÄŸini belirtti. Kan bağışının, kan bekleyen kiÅŸilerin hayatlarını kurtarmasının yanı sıra kiÅŸinin kendi saÄŸlığı açısından da yaÅŸamsal önem taşıdığını vurgulayan Keskin, kan bağışında kan hücrelerinin yenilendiÄŸini, bunun da daha saÄŸlıklı ve daha güçlü bir vücuda sahip olunmasını saÄŸladığını bildirdi.

Doç. Dr. Kenan Keskin, ÅŸunları kaydetti: “Kan, tek kaynağı insan olan çok deÄŸerli bir ilaçtır. Yaklaşık 40 yıldan beri kan yerine kullanılabilecek ve bu deÄŸerli yaÅŸam iksirinin yerini alabilecek yapay bir madde elde etmeye yönelik çalışmalar olmakla birlikte, bu konuda tatmin edici sonuçlar alınamamıştır. Tek kaynağının insan olması ve ihtiyaç duyulduÄŸunda yerine kullanılabilecek bir yedeÄŸinin olmaması, kanın ve kan bağışlamanın önemini son derecede artırmaktadır.”

Türkiye’de kan bağışının yeterli düzeyde olmadığını belirten Keskin, ağırlığı 50 kilonun üzerinde, önemli bir saÄŸlık sorunu olmayan, hemoglobin ölçümü normal olan 18-65 yaÅŸ arasındaki herkesin yılda dört kez kan bağışında bulunabileceÄŸini bildirdi.

Kan vermenin ne faydası var?
Kan verince, kan yapan organlar uyarılır ve kan yapmaya sevk edilir, kan hücreleri yenilenir.

İnsan, psikolojik olarak rahatlar, kendini huzurlu hisseder, daha sonra kendisine kan verilmesi gerektiğinde bunu yapacak insanların çıkacağını düşünerek güven duyar.

Her kan bağışlayana kan grubu, kan sayımı ve kan yoluyla bulaşan hastalıklarla ilgili tarama testleri uygulanır.
Gönüllü bağışçılardan alınan kan, güvenli kan olduğundan kan yoluyla hastalık bulaşması da daha az olmaktadır.
Gönüllü bağışçıların sayısının artması, toplumun sağlık düzeyi üzerine olumlu etki yapmaktadır.
Yılda iki kez kan vermek, vücudu yeniler.

AA

Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=54595&cat=220&dt=2008/02/07

« Önceki YazılarSonraki yazılar »